25. “Andolsun” rasûllerin ilki olan “Nûh’u kendi kavmine” Allah’a çağırmak ve şirkten vazgeçirmek üzere “gönderdik.” Şöyle demişti: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” Sizi kendisi ile korkutup uyardığım şeyleri, her türlü kapalılığı giderecek şekilde açık seçik bildirdim.
26. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin.” İbadetinizi yalnızca Allah’a halis kılın. Allah’tan başka taptıklarınızı da terk edin. Eğer Yüce Allah’ı tevhid etmeyecek ve bana itaat etmeyecek olursanız “gerçekten ben sizin için can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.”
27. “Kavminin kafir olan ileri gelenleri” yani şereflileri ve liderleri Nûh aleyhisselam’ın çağrısını reddettiler. Tıpkı kendilerine benzeyenlerin âdeti olduğu gibi. Zira her zaman peygamberlerin çağrısını reddedenler, ileri gelenler olmuştur. “Dediler ki: Bize göre sen, ancak bizim gibi bir insansın.” Bu ise -batıl zanlarına göre- ona uymalarına bir engeldi. Halbuki doğru olan ve başka türlü olmaması gereken budur. Çünkü insan, ancak insandan bir şeyler alıp öğrenir ve her hususta insan olan bir elçiye başvurabilir. Melekler ise böyle değildir. “Gördüğümüz kadarıyla düşünüp taşınmadan sana tabi olan ayak takımımızdan başka sana uyan kimse de yok.” Diğer taraftan aralarından ona uyan kimseler, ancak -kendi batıl zanlarına göre- ayak takımı ve aşağılık kimselerdi. Gerçekte ise asıl şerefliler ve asıl akıl sahibi kimseler, hakka uyan o kimselerdi. Onlar kendilerine “ileri gelenler” denilen ama aslında her türlü azgın şeytana uyup ağaçtan ve taştan ilah edinen, onlara yakınlaşmaya çalışarak secde eden aşağılık kimseler gibi asla değillerdir. Acaba bu şekilde davrananlardan daha aşağılık ve bunlardan daha ileri ayak takımı bulunabilir mi? Onların:“düşünüp taşınmadan” sözlerine gelince; yani bizim bu ayak takımımız sana hiç düşünmeden, taşınmadan uydular. Sadece sen onları çağırdın, onlar da daha ilk anda sana uyuverdiler, demektir. Bu sözleri ile ona uyan kimselerin tercihlerini basiretle yapmadıklarını kastediyorlardı. Ama onlar bilemediler ki akıl, apaçık olan gerçeği kabul eder, gerçek akıl sahipleri onu görür görmez tanırlar ve hak olduğunu kavrarlar. Zira o, üzerinde dikkatle düşünmeyi ve uzun süre kafa yormayı gerektiren kapalı meselelere benzemez. “Sizin bize karşı üstün bir tarafınızı da göremiyoruz.” Sizler bizden daha faziletli değilsiniz ki biz, size boyun eğip itaat edelim. “Aksine biz, sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” Ancak asıl onlar, bu sözlerinde yalancıydılar. Çünkü Yüce Allah’ın Nûh’u desteklemek üzere indirmiş olduğu âyet ve mucizeleri görmüşlerdi. Bunlar ise Nûh’un gerçekten doğru söylediğini kesinlikle bilmelerini gerektirecek kadar güçlü delillerdi. Bundan dolayı Nûh’un onlara şöylece cevap verdiğini görüyoruz:
28. Nûh aleyhisselam onlara cevap vermek üzere “dedi ki: “Ey kavmim, ya ben Rabbimden açık bir delil üzerinde isem” yani bu konuda kesin ve kat’i kanaate sahip isem... Yani o, kamil ve insanlara örneklik yapacak rehber bir rasuldür, özlü akıl sahipleri kendisine itaat ederler, aklı karşısında üstün akıllıların dahi akılları eriyip gider. Yine O, gerçekten doğru sözlüdür. Öyle ki “Ben Rabbimden açık bir delil üzerindeyim” diyecek olursa bu sözü kendi lehine bir tanık ve tasdik edici bir belge olarak yeterlidir. “ve O, bana katından bir rahmet vermiş” bana vahiy göndermiş, beni elçi olarak görevlendirmiş ve bana hidâyeti lütfetmiş “de bunlar size gizli kalmışsa” siz onu fark edememiş ve onu ağırdan almış iseniz “ne dersiniz? Şimdi onu istemediğiniz halde biz, size onu zorla mı kabul ettireceğiz?” Yani bizim gerçekten doğru olduğuna inandığımız, sizin ise hakkında şüphe edip tereddüde düştüğünüz şeyi kabule sizi zorlayacak mıyız? Ki sizler o kadar nefret ediyorsunuz ki benim getirdiğimi reddetmek uğrunda bütün gayretinizi ortaya koydunuz. Ancak bunun bize zararı yok ve o, bizim bu davet hakkındaki kesin inancımızı da zedelemez. Sizin bizim aleyhimize söylediğiniz sözler ve iftiralar da izlediğimiz yoldan bizi alıkoyacak değildir. Sizin bütün bu yaptıklarınız, nihâyetinde ancak sizi doğrudan alıkoyar. Sizin batıl olduğunu haksız yere iddia ettiğiniz hakka itaat etmeyişiniz sonucunu verir. Durum bu noktaya varacak olursa biz, sizleri Allah’ın emrini kabule zorlayamayız ve O’ndan uzaklaşıp kaçtığınız sürece sizi onu kabule mecbur edemeyiz. İşte bundan dolayı Nuh aleyhisselam:“Şimdi onu istemediğiniz halde biz, size onu zorla mı kabul ettireceğiz?” demişti.
29. “Ey kavmim bu (davetime)” benim sizi hakka davet etmeme “karşılık sizden hiçbir mal istemiyorum” ki kendinizi ağır bir borç yükü altında hissedesiniz. “Benim ecrimi vermek ancak Allah’a aittir.” Onlar, Nûh’tan zayıf mü’minleri kovup uzaklaştırmasını istemiş olacaklar ki o da onlara şöyle demektedir:“Ben iman edenleri kovacak da değilim.” Bana böyle bir şey yakışmaz, böyle bir şey yapamam. Aksine ben onları hoşnutlukla, güler yüzle, lütuf, ikram ve tazim ile karşılarım. “Zira onlar elbette Rablerine kavuşacaklardır.” O da onları iman ve takvalarına karşılık nimet dolu cennetlerle mükâfatlandıracaktır. “Ancak ben, sizin cahillik eden bir kavim olduğunuzu görüyorum.” Çünkü benden Allah’ın gerçek dostlarını kovup yanımdan uzaklaştırmamı istiyorsunuz. Halbuki sizler, onlar hakka tabi oldular diye hakkı reddettiniz. Sizler:“Sen de bizim gibi bir insansın” ve “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur” diyerek hakkı çürütmeye ve delil getirmeye kalkışırken onlar hakka tâbi oldular.
30. “Ey kavmim, eğer ben onları kovarsam Allah’a karşı bana kim yardım eder?” Allah’ın azabından beni kim korur? Çünkü onları kovmak, Allah’tan başka hiçbir kimsenin engel olamayacağı büyük bir azabı ve ibretli bir cezayı gerektirir. Sizin için neyin daha faydalı neyin daha uygun olduğunu “Hiç mi düşünmezsiniz?” İşler üzerinde hiç mi kafanızı yormazsınız?
31. “Ben size: “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum.” Ben, en fazla Allah’ın size gönderdiği bir rasûlüm. Size müjde verir ve sizi uyarırım. Bunun dışında elimde bir şey yok. Allah’ın hazineleri yanımda değil. Onları çekip çeviren, idare eden ben olmadığım için dilediğime vermek, dilediğimi mahrum bırakmak da benim işim değil. “Gaybı da bilmem.” Bu yüzden sizlere içinizde gizlediklerinizi haber veremem. “Ben bir meleğim, de demiyorum.” Yani ben gerçek mertebemin üstünde bir mertebe iddiasında değilim. Allah’ın beni getirdiği konumun dışında bir konuma sahip olduğumu da iddia etmiyorum. İnsanlar hakkında da zannıma dayanarak hüküm veremem. “Gözlerinizin hor gördüğü.” kâfirler arasından ileri gelen kimselerin küçük gördüğü zayıf mü’min “kimseler hakkında: “Allah onlara hiçbir hayır vermeyecek” de diyemem. Zira onların içlerinde olanı en iyi Allah bilir.” Eğer imanlarında doğru ve samimi kimseler iseler pek çok hayır onların olacaktır. Eğer başka türlü iseler, hesaplarını görmek de Allah’a aittir. “(Eğer böyle bir şey yapacak olursam) o zaman” az önce geçenlerden herhangi bir şeyi size söyleyecek olursam “ben zalimlerden olurum.” Bu sözleri ile Nûh aleyhisselam kavmine fakir mü’minleri bir kenara bırakacağı yahut onlara karşı öfkeleneceği yönünde hiçbir ümit beslememeleri gerektiğini anlatmaktadır. Diğer taraftan kavmini insaflı kimseler için ikna edici olan yollarla da ikna etmeye çalışmaktadır.
32. Onlar, Nûh’un kendilerini davet etmekten uzak durmadığını görüp de ondan beklentilerini elde edemeyince şöyle dediler:“Ey Nûh, bizimle gerçekten mücadele ettin ve bizimle olan bu mücadeleni çok uzattın. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir.” Onların iyiliğini samimi olarak isteyen o peygamberlerine bu sözleri söylemekle ne büyük bir cahillik ettiler, ne kadar da sapıttılar! Bunun yerine eğer doğru ve samimi kimseler olsalardı şöyle demeleri gerekmez miydi:“Ey Nûh, sen bize samimiyetle öğüt verdin, bize karşı şefkat gösterdin ve bizi bizim için açıklık kazanmamış bir işe çağırdın. Biz senden onu bize iyice açıklamanı istiyoruz ki sana itaat edelim. Aksi takdirde de biz sana bu öğüdün dolayısı ile teşekkür ederiz.” Böyle bir cevap vermiş olsalardı, elbetteki bu, daveti açıkça anlaşılamamış bir kimseye karşı insaflıca bir cevap olurdu. Fakat onlar, sözlerinde yalancı idiler ve peygamberlerine karşı küstahça davrandılar. Onlar, onun söylediklerini bir delile dayanarak reddetmek bir yana en küçük bir şüphe dahi ileri sürerek reddedemediler. Bundan dolayı cahillik ve zulümleri sebebi ile azabı çabucak istemeye ve akılları sıra Allah’ı âciz bırakacak bir yol tutmaya yöneldiler. Nûh aleyhisselam da onlara şöylece cevap verdi:
33. “Dedi ki: “Onu size, eğer dilerse, ancak Allah getirir” yani O’nun meşîet ve hikmeti bu azabı üzerinize indirmeyi gerektirirse O, bunu yapar. “ve siz” Allah’ı “âciz bırakacak değilsiniz.” Benim de elimden hiçbir şey gelmez.
34. “Eğer Allah sizi saptırmak isterse ben, size öğüt vermek istesem bile bu öğüdüm size fayda vermez.” Yani üstün gelen Allah’ın iradesidir. Dolaysıyla da O, sizi hakkı reddettiğiniz için saptırmak isterse ben bütün gayretimi ortaya koysam ve size en ileri derecede öğüt versem dahi -ki o bunu zaten yapmıştı- bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. “O, sizin Rabbinizdir” Dilediğini yapar, hakkınızda neyi dilerse o şekilde hüküm verir. “ve nihâyet ancak O’na döndürüleceksiniz.” O da size amellerinizin karşılığını verecektir.
35. “Yoksa: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar?” Bu buyruktaki zamirin, Nûh aleyhisselam’a ait olma ihtimali vardır, zira konu, onun, kavmi ile olan kıssasıdır. O zaman anlam şöyle olur: Kavmi: Nûh, Yüce Allah’a yalan uydurdu. Allah’tan geldiğini iddia ettiği vahyi kendisi uyduruyor, dediler. Yüce Allah da bunun üzerine ona:“Eğer onu ben uydurdu isem günahı bana aittir ve ben, sizin işlemekte olduğunuz günahlardan uzağım.” demesini emretmiştir. Yani herkes kendi günahını yüklenir. “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez.”(el-En’âm, 6/164) Bu buyruktaki zamirin Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve bu âyet-i kerimenin Nûh ile kavmi arasındaki kıssanın akışı içinde bir ara cümle mahiyetinde olması da muhtemeldir. Çünkü bu kıssa, peygamberlerin dışında kimsenin bilemeyeceği hususlar arasındadır. İşte Yüce Allah, bu kıssayı Rasûlüne anlatırken -ki bu kıssa onun doğruluk ve risaletine delil teşkil eden deliller arasındadır- tam ve eksiksiz açıklamaya rağmen kavminin onu yalanladığını söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Yoksa: Onu” yani bu Kur’an-ı Kerim’i “kendisi uydurdu” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kendiliğinden uydurdu “mu diyorlar.” Böyle bir söz en şaşırtıcı ve en batıl sözlerdendir. Çünkü onlar, Muhammed’in okuma yazma bilmediğini, kitap ehlinden ders almak üzere yanlarından ayrılıp hiçbir yere gitmediğini bilirlerdi. Buna rağmen bir sure bile olsa benzerini meydana getirmeleri için kendilerine meydan okuduğu şu Kitabı getirdi. Bununla birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kitabı uydurduğunu iddia etiklerine göre onların inat ettikleri ve artık onlara karşı delil getirmenin bir faydasının kalmadığı anlaşılmış olur. Aksine böyle bir durumda uygun olan, onlardan yüz çevirmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Eğer onu ben uydurdu isem günahı” bunun vebali ve yalanlamamın sorumluluğu “bana aittir ve ben de sizin işlemekte olduğunuz günahlardan uzağım.” O halde niçin yalanlama konusunda bu kadar ısrarlı davranıyorsunuz?
36. “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası iman etmeyecek.” Çünkü yürekleri katılaşmıştı. “O nedenle onların yaptıklarından dolayı üzülme!” Kederlenme! Onlara ve davranışlarına aldırma. Çünkü Allah onlara gazap etmiş ve artık geri çevrilmesi mümkün olmayan azabını indirmesi hak olmuştur.
37. “Gözlerimiz önünde ve vahyimiz doğrultusunda” yani korumamız ve gözetimimiz altında ve rızamıza uygun olarak “gemiyi yap! Zulmedenler hakkında da bana bir şey söyleme!” Onların helak edilmemesi hususunda benden bir şey isteme. “Çünkü onlar boğulacaklardır.” Artık bu konudaki azap sözümüz hak olmuştur, bu konudaki ilâhi kader geçerli olacaktır.
38. Nûh aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak gemiyi yapmaya koyuldu. “Kavminin ileri gelenleri de onun yanından her geçişlerinde” ne yaptığını görüp “onunla alay ediyorlardı. O da dedi ki:” Şimdi “bizimle alay ederseniz (bilin ki) sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.”
39. “Yakında rezil edecek azabın kime gelip çatacağını ve kalıcı azabın da kimin başına ineceğini bileceksiniz.” Bunlar biz mi olacağız yoksa siz mi göreceksiniz. Nitekim onlar, kimin olduğunu azap başlarına geldiğinde çok iyi öğrenmiş oldular.
40. “Nihâyet emrimiz gelip de” azabın ineceği vakit takdir olunca “tandır kaynayınca” yani Yüce Allah gökten şarıl şarıl akan sular indirip yerin her tarafından, hatta ateşin yakıldığı ve su bulunma ihtimali en uzak yer olan tandırlardan dahi pınarlar fışkırınca… demektir. Böylece su, önceden takdir edilmiş bir noktaya kadar geldi. Nûh’a “dedik ki: Her bir (hayvandan) birer çift” yani mahlukatın bütün türlerinden türeyecekleri köklerinin kalması için bir erkek ve bir dişi al. Bu çiftlerin dışındakileri ise geminin taşımasına imkân yoktur. “ve aleyhlerinde (helak) sözü geçmiş olanlar” suda boğulan oğlu gibi kâfir olanlar “hariç aile efradını ve iman edenleri gemiye yükle! Zaten” durum şu idi ki “onunla birlikte ancak çok az kimse iman etmişti.”
41. Nûh aleyhisselam Allah’ın kendisine gemiye yüklemesini emrettiği kimselere “dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır.” Yani bu gemi Allah’ın adı ile akıp gidecek, O’nun musahhar kılması ve emri ile de demir atacakır. “Şüphesiz Rabbim Ğafûrdur, Rahîmdir.” Çünkü günahlarımızı bağışlamış, bize rahmet buyurmuş ve bizi zalimler topluluğundan kurtarmıştır.
42. Daha sonra Yüce Allah geminin sularda akıp gidişini gözlerimizle görüyormuşçasına şöylece anlatmaktadır:“Gemi içindekilerle” yani Nûh ve onunla birlikte gemiye binenlerle “beraber dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu” onu ve içindekileri Allah koruyordu. “Nûh, uzak bir yere çekilmiş olan oğluna” gemiye bindiği sırada onunla birlikte binsin diye kendilerinden uzakta bulunan oğluna binmek üzere gemiye yaklaşmasını isteyerek şöyle “seslendi: Oğlum! Gel bizimle birlikte sen de (gemiye) bin, kâfirlerle beraber olma!” Yoksa onların başına gelen musibet senin de başına gelir.
43. “O ise” babasının, kendisiyle birlikte gemiye binenlerden başkasının kurtulamayacağına dair sözünü yalanlayarak dedi ki: “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” O dağa çıkar ve böylelikle suya karşı kendimi korurum. Nûh ise “dedi ki: Bugün, O’nun merhamet ettiği kimselerden başka, Allah’ın emrinden kurtaracak hiçbir koruyucu yoktur.” Dağ veya başka bir şey, hiç kimseyi koruyamayacaktır. İsterse elindeki bütün imkânlarla kendisini korumaya çalışsın. Allah, o kimseyi kurtarmamışsa, o kurtulamayacaktır. “Derken aralarına bir dalga giriverdi de o” oğlu “da boğulanlardan oldu.”
44. Yüce Allah, iman etmeyenleri suda boğup Nûh ve beraberindekileri kurtardıktan sonra “Ey yeryüzü,” senden çıkmış ve sana inmiş olan ve üzerinde bulunan “suyunu yut. Ey gök sen de (yağmurunu) tut, denildi.” Her ikisi de Allah’ın emrine uydular; yer suyunu yuttu, semâ da suyunu tuttu. “Su çekildi” yani yerden içeriye çekildi “(takdir edilen) iş” yalanlayanların helâk edilmesi ve mü’minlerin de kurtarılması ile “bitirildi ve” gemi de “Cudi üzerinde karar kıldı.” Musul topraklarındaki malum dağ üzerinde demirledi. “Uzak olsun o zalimler topluluğu, denildi.” Yani helak edildikten sonra bir de yakalarını bırakmayacak bir lanetle Allah’ın rahmetinden kovulup uzaklaştırıldılar.
45. “Nûh, Rabbine nida ederek şöyle dedi: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir. Senin vaadin de elbette haktır.” Yani sen daha önce bana: “Her bir (hayvandan) birer çift (al) ve aleyhlerinde (helak) sözü geçmiş olanlar hariç aile efradını ve iman edenleri gemiye bindir” demiştin ki sen asla bana verdiğin sözden dömezsin. Nûh aleyhisselam babalık şefkati gereği ve Yüce Allah’ın aile halkını kurtaracağına dair verdiği sözü hatırlayarak olsa gerek bu sözün, iman etsin ya da etmesin bütün aile halkı için geçerli olduğunu zannetmişti. İşte bundan dolayı Rabbine bu duada bulundu. Bununla birlikte o, bu hususu:“sen hakimler hakimisin” sözü ile Yüce Allah’ın sonsuz hikmetine havale etti.
46. Yüce Allah da ona şöyle dedi:“Ey Nûh! O, senin” benim sana kendilerini kurtaracağımı vaad ettiğim “ailenden değildir. Çünkü o” yani senin yaptığın bu dua “salih olmayan bir ameldir.” Zira bu dua, Allah’a ve peygamberine iman etmeyen kâfir bir kimsenin kurtarılması içindi. “Bilgin olmayan” sonucunu, akıbetini, hayır mı şer mi olacağını bilmediğin “bir şeyi benden isteme. Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” Ben, sana olgun ve kemale erenlerden olmanı sağlayacak ve cahillerin niteliklerinden uzak olmana vesile olacak şekilde öğüt veriyorum.
47. O vakit Nûh aleyhisselam yaptıklarından dolayı çok büyük ölçüde pişman oldu ve şöyle dedi:“Ey Rabbim! Bilgim olmayan bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen zarara uğrayanlardan olurum.” Kul, zarara uğrayanlardan olmaktan ancak Allah’ın mağfiret ve rahmeti ile kurtulur. Bu da Nûh aleyhisselam’ın, Rabbinden oğlunun kurtarılması için dilekte bulunmasının haram olduğuna ve böyle bir isteğin Yüce Allah’ın:“Zulmedenler hakkında da bana bir şey söyleme!”(37. âyet) buyruğunun kapsamına girdiğine dair bir bilgisinin bulunmadığına delildir. Aksine o, bu iki hüküm arasında kalmış ve oğlunun Yüce Allah’ın:“Aile efradını... bindir” buyruğunun kapsamına girdiğini sanmıştı. Böylelikle Nûh, oğlunun kendilerine dua edilmesi ve haklarında istekte bulunulması yasak kılınan kimselerden olduğunu açıkça anlamış oldu.
48. “Tarafımızdan hem sana hem de beraberindeki ümmetlere” yani gerek Âdemoğullarından olsun gerekse de gemiye aldığı çiftlerden olsun beraberindeki herkese “bir selâmet ve nice bereketlerle…” Böylelikle Yüce Allah, hepsine bereket ihsan etti de onlar, yeryüzünün dört bir tarafını doldurdular. “(Birtakım) ümmetler de vardır ki biz onları” dünyada “faydalandıracağız. Sonra da onlara tarafımızdan can yakıcı bir azap dokunacaktır.” Yani bizim bu kurtarmamız, bundan sonra küfre sapan kimselere ceza vermemize engel olmayacaktır. Her ne kadar kısa bir süre faydalandırılsalar bile daha sonra azap onları yakalayacaktır.
49. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e risaleti lütfeden Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği bu ayrıntılı kıssayı anlattıktan sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“…Onları bundan önce ne sen biliyordun, ne de kavmin.” O nedenle O, bunu daha önce biliyordu, diyemezler. Şimdi Allah’a hamd-ü senâda bulun ve O’na şükret. Bu dosdoğru din, Sırat-ı Müstakim ve Allah’a davet yolunda sabret. Çünkü “âkıbet hiç şüphesiz korkup sakınanlarındır.” Yani şirkten ve diğer günahlardan sakınanlaradır. Nasıl ki Nûh aleyhisselam sonunda kavmine üstün geldi ve kurtarıldı ise aynı şekilde kavmine karşı güzel son da senin olacaktır.