3. “Biz, sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz.” Çünkü bu kıssalar doğrudur, ibaresi akıcıdır ve anlamları pek güzeldir. Bunu da bizim sana vahyettiğimiz ve kendisi ile seni diğer peygamberlere üstün kıldığımız Kur’ân’ı vahyetmek suretiyle yapıyoruz. Bu ise Yüce Allah tarafından başlı başına bir lütuf ve bir ihsandır. “Halbuki sen, bundan önce habersiz olanlardandın.” Yani Kitabın ve imanın ne olduğunu, Allah sana vahiy göndermeden önce bilmezdin. Fakat Biz, onu kullarımız arasından kendisi ile dilediğimizi hidâyete ileteceğimiz bir nur kıldık. Yüce Allah, bu Kur’ân’ın içerdiği kıssaları övüp onların kayıtsız şartsız anlatılan kıssaların en güzeli olduğunu ve hiçbir kitapta bu kıssaların Kur’ân-ı Kerim’deki gibi benzerleri bulunmadığını belirttikten sonra Yusuf’un, babasının ve kardeşlerinin kıssası olan o hem güzel, hem hayret verici kıssayı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Şunu bilelim ki Yüce Allah, Rasûlüne bu Kitap’ta kıssaların en güzelini anlatacağını haber verdikten sonra bu kıssayı söz konusu ederek genişçe anlatmış, bu kıssada meydana gelen olayları zikretmiştir. Böylelikle bu kıssanın eksiksiz, mükemmel ve gerçekten güzel bir kıssa olduğunu öğrenmiş oluyoruz. O nedenle her kim senedi ve nakledeni bilinmeyen ve çoğunluğu da yalan olan İsrailiyat ile bu kıssayı tamamlamak veya güzelleştirmek isteyecek olursa bilsin ki o, Yüce Allah’ın -haşa- eksik bıraktığını tamamlamaya kalkışmakta, eksik olduğunu iddia ettiği bir şeyin eksikliğini giderme iddiasında bulunmaktadır. Çirkinliği bu sınıra ulaşan bir iş hakkında başka bir şey söylemeye de gerek yok. Ne var ki pek çok tefsir, bu sûrenin birkaç kat fazlası yekün tutan ve Yüce Allah’ın anlattığının birçoğu ile çelişen, oldukça da çirkin birtakım bilgi ve yalanlarla doldurulmuş bulunmaktadır. Kula düşen Yüce Allah’ın anlattıklarını kavramak ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilmeyen diğer bilgileri de bir kenara bırakmaktır.
[Bu Kıssanın İhtiva Ettiği Bazı İbretler ve Faydalı Bilgiler] Yüce Allah, bu kıssanın baş tarafında:“Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz” buyurduğu gibi yine bu kıssanın baş taraflarında: “Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için nice ibretler vardır” buyurmaktadır. Surenin son taraflarında da:“Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır” buyurmaktadır. Kıssada, daha önce çeşitli yerlerinde ifade edilenlerin dışında daha pek çok faydalı hususlar vardır. İşte bu önemli kıssanın ihtiva ettiği ibretlerin ve faydalı hususların bazıları: 1. Bu kıssa, kıssaların en güzellerinden, en açık ve seçiklerindendir. Zira bu kıssada halden hale türlü geçişler söz konusudur: imtihandan imtihana, sıkıntıdan sıkıntıya, sıkıntıdan mükâfata ve lütfa, güçsüzlükten izzete, kölelikten hükümdarlığa, dağınıklık ve ayrılıktan bir araya gelişe ve kaynaşmaya, hüzünden sevince, bolluktan kıtlığa, kıtlıktan bolluğa, darlıktan genişliğe, huzursuzluktan huzur ve sükûna, inkardan ikrara geçişler vardır. Bunu bize en güzel şekilde anlatıp geniş geniş açıklayanın şanı ne yücedir! 2. Bu kıssada rüya tabirinin asli dayanakları vardır. Rüya tabiri ilmi Yüce Allah’ın kullarından dilediği kimselere vermiş olduğu önemli ilimlerdendir. Rüya yorumu ilminin temeli, çoğunlukla isim ve niteliklerdeki ilişkiler ve benzerlikler üzerine kuruludur. Şöyle ki: Yusuf’un güneşi, ayı ve on bir yıldızı kendilerine secde eder halde gördüğü rüyadaki ilişki yönü şudur: Bu aydınlık saçan cisimler semanın süsü ve güzelliğidir. Bunların birtakım faydaları vardır. Peygamberler ve ilimler de aynı şekilde yeryüzünün süsü ve güzelliğidirler. Nasıl ki bu aydınlık saçan cisimlerle karanlıklarda yol bulunuyor ise peygambeler ve ilim adamları ile de karanlıklardan çıkıp hidâyete yol bulunur. Diğer taraftan Yusuf’un babası ve annesi asıl, onun kardeşleri ise bu asıldan gelen kollardır. O halde aslın, nurunun da cisminin de kollara göre daha büyük olması uygun düşmektedir. Bundan dolayı Yusuf’un annesi güneş, babası ay, kardeşleri de yıldızlardır. Yine bu konudaki ilişkilerden birisi de şudur:“Güneş” lafzının (Arapçada) müennes/dişil olması dolayısıyla annesine, ay ve yıldızlar ise müzekker/eril olduklarından dolayı babasına ve kardeşlerine işarettir. Yine rüyadaki ilişki yönlerinden birisi de şudur: Secde eden kişi, secde ettiği kimseyi ta’zim eder, ona ihtiram gösterir. Kendisine secde edilen kişi ise ta’zim edilen ve saygı duyulan kişidir. Bundan dolayı bu, Yusuf’un, babası ve kardeşleri tarafından ta’zim edilecek ve saygı duyulacak birisi olacağına delildi. Buna bağlı olarak ta’zim edilen, saygı duyulan kişi bu ta’zim ve saygıyı gerektirecek şekilde ilim ve faziletçe üstün kılınmış ve seçkin bir kimse olmasını gerektirir. O bakımdan babasının ona: “Rabbin böylece seni seçecek ve sana rüya yorumunu öğretecek...”(6. âyet) dediğini görüyoruz. Rüya ile yorumu arasındaki ilişki yönlerine bir örnek de hapisteki delikanlıların gördükleri rüyada tespit edilebilir. Efendisine şarap için üzüm sıktığını gören birinci rüya sahibini ele alalım. Genelde şarap sıkan kimse başkasına hizmet eden bir kimsedir ve sıkma işini başkası için yapar. O bakımdan Yusuf, bu rüyayı varacağı sonucu nazarı itibara alarak yorumlamış ve onun, efendisine şarap sıkacağını söylemiştir. Bu ise hapisten çıkmasını da ihtiva eder. Diğerinin yani başının üzerinde ekmek taşıyan ve kuşların o ekmekten yediğini gören kimsenin rüyasını da şöylece yorumlamıştır: Onun başının eti ve derisi ile başındaki beyni, taşınan şey yani ekmek yerindedir ve bu, kuşların başından yemeleri mümkün olacak bir yerde bulunacaktır. O bakımdan onun rüyasını öldürüleceği, ölümünden sonra asılacağı ve kuşların göreceği bri yerde kalarak kuşların onun başından yiyeceği şeklinde yorumlamıştır. Bu ise öldürülmekten sonra asılmak halinde söz konusu olur. Yusuf aleyhisselam hükümdarın rüyasında gördüğü inekleri ve başakları da verimli yıllarla kıtlık yılları şeklinde yorumlamıştır. Aradaki ilişkiye gelince; halkın halleri ve maslahatları hükümdar ile yakından ilişkilidir. Hükümdarın düzelmesi ile onların işleri düzelir, bozulması ile bozulur. Halkın halleri ve geçimlerinin uygun şekilde devam etmesi de aynı şekilde kuraklık ve verimlilik açısından yılların durumuna bağlıdır. İneklere gelince onlar, vasıtası ile tarlalar sürülür ve sulama yapılır. Bolluk ve verimli yıllarda inekler semiz olur, kuraklık olduğu takdirde de zayıflar, cılızlaşırlar. Başaklar da böyledir. Verimli yıllarda çoğalır ve yemyeşil olurlar. Kıtlık yıllarında ise azalır ve kururlar. Ayrıca buğday başakları, yerden alınan mahsullerin en değerlileridir. 3. Bu kıssada Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğinin doğruluğuna dair deliller de vardır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu uzunca kıssayı kavmine anlatmıştı. Halbuki o, öncekilerin kitaplarını okumadığı gibi kimseden de ders almış değildir. Kavmi onu sabah akşam kendi aralarında görüyordu, yani ders almak için bir yere seyahat etmemişti. Ayrıca o ümmi idi, ne yazı yazar ne de okurdu. Ayrıca bu kıssa, önceki kitaplarda bulunan bilgilere de büyük oranda uygun düşmektedir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Yusuf’un kardeşleri, planlarını kurup kararlarını verdiklerinde onların yanlarında değildi. 4. Kötülüğün sebeplerinden uzak kalmak ve açıklanmasının zarar vereceğinden korkulan şeylerin gizlenmesi gerekir. Çünkü Yakub’un, Yusuf’a:“Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar.”(5. âyet) dediğini görüyoruz. 5. İnsanın hoş olmayan birtakım şeyleri başkasına nasihat olmak üzere söz konusu etmesi caizdir. Çünkü Yakub’un, oğluna:“Sonra sana bir tuzak kurarlar” dediğini görüyoruz. 6. Yüce Allah’ın bir kulu üzerindeki nimeti, aynı zamanda onunla ilişkisi bulunan aile halkı, akrabası ve arkadaşlarına da bir nimet sayılır. Bazen bu nimet, onları da kapsar ve kişinin o nimeti sebebi ile onlar da bu nimetten istifade ederler. Nitekim Yakub, Yusuf’un rüyasını yorumlarken şöyle demektedir:“Rabbin seni böylece seçecek, sana rüya yorumunu öğretecek, nimetini daha önce ataların İbrahim ve İshak’a tamamladığı gibi sana ve Yakub ailesine de tamamlayacaktır.”(6. âyet) Yusuf’un üzerindeki nimet tamamlanınca Yakub’un ailesi de yeryüzünde güç, imkân ve iktidara, sevinç ve üstün özelliklere nail oldular. Bunlar ise Yusuf’un elde ettiği nimetler sebebi ile gerçekleşmişti. 7. Adalet, yalnızca yönetimin, halkına karşı davranışında ve bundan daha alt durumlarda değil, bütün işlerde istenen bir şeydir. Hatta babanın çocuklarına sevgi gösterme, birini diğerine üstün tutma vb. diğer hususlardaki muamelesinde de geçerlidir. Bunun ihlal edilmesi ile işler bozulur, durumlar çığırından çıkar. Bundan dolayıdır ki Yakub aleyhisselam sevgide Yusuf’a öncelik tanıyıp onu diğer kardeşlerine tercih edince, onlar hem kendileri aleyhine, hem de babaları ve kardeşleri aleyhine cereyan eden bunca olumsuz işlere baş vurmuşlardır. 8. Günahların uğursuzluğundan çekinmek gerekir. Çünkü bir tek günah, daha pek çok günahı arkasından getirebilir ve kişinin bir günahı işlemesi, pek çok suçu da işlemesini gerektirebilir. Nitekim Yusuf’un kardeşleri onu babasından ayırmak isteyince çeşitli hilelere başvurdular, defalarca yalan söylediler, ona yalandan kanlı bir gömlek gönderdiler. Akşam vakti babalarına ağlayarak gitmeleri de yalandandı. Yusuf’un bu süre zarfında çokça arandığı da uzak bir ihtimal olarak görülmemelidir. Hatta belki de bu durumda Yusuf’a kadar ulaştıkları da olmuştur. Ancak araştırma yapıldığı her seferinde yeni birtakım yalan ve iftiralar da ortaya çıkmış olabilir. İşte bütün bunlar, bir günahın uğursuzluğu ve sonrasında ona bağlı olarak ortaya çıkan olumsuz etkileridir. 9. Kulun durumu konusunda göz önünde bulundurulması gereken, başlangıç dönemlerindeki eksikliği değil, sonundaki kemalidir. Yakub aleyhisselam’ın çocukları, işin başında yaptıkları o kötü işleri yaptılar ki bunlar, eksikliği ve kınanmayı gerektiren sebeplerin en büyükleri arasında yer alır. Fakat sonunda samimi olarak tevbe ettiler, Yusuf ve babaları onları tam anlamıyla bağışladı ve onlara mağfiret ve rahmet ile dua ettiler. Kul, kendi hakkını affedip bağışlayacak olursa şüphesiz ki Allah da merhamet edenlerin en hayırlısıdır. Bundan dolayı konu ile ilgili en doğru görüşe göre onlar, peygamber olmuşlardır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbat’a... vahyettik.”(en-Nisa, 4/163)“Esbat”, Yakub aleyhisselam’ın on iki oğlu ve onların zürriyetleridir. Buna delil olan hususlardan birisi de Yusuf’un, rüyasında onları aydınlık saçan yıldızlar olarak görmesidir. Yıldızlarda ise nur ve hidâyet vardır. Bu ise peygamberlerin sıfatlarındandır. Onlar peygamber olmasalar bile en azından hidâyete ileten ilim adamları idiler. 10. Sûrede Yüce Allah’ın Yusuf aleyhisselam’a lutfettiği ilim, hilm, üstün ahlâkî değerler, Allah’a davet, hata işleyen kardeşlerini çabucak affetmesi ve bunu onları kınayıp ayıplamadan yapması, diğer taraftan anne babasına karşı çok iyi davranması, kardeşlerine hatta bütün insanlara karşı iyi davranması dile getirilmektedir ki bunlar, Allah'ın ona olan lütuflarıdır. 11. Kimi kötülükler, kimi kötülüklerden daha hafiftir. İki zarardan daha hafif olanını işlemek, onların büyük olanını işlemekten daha uygundur. Yusuf’un kardeşleri, Yusuf’u öldürmeye veya onu uzakça bir yere atmaya ittifakla karar verdiklerinde aralarından bir tanesi: “Yusuf’u öldürmeyin, eğer ille de yapacaksanız onu kuyunun dibine atın.”(10. âyet) demişti. Onun bu teklifi, ötekilerinkinden daha iyi ve daha az zararlı idi. Bundan dolayı da kardeşleri, büyük bir günah işelmekten kurtulmuşlardı. 12. Herhangi bir şey elden ele dolaşıp da mal durumuna düşer, ancak onun işin başında şer’î olmayan bir yolla bu hale geldiği bilinmeyecek olursa onu alan, satan yahut hizmet ve benzeri herhangi bir yolla ondan yararlanan kimse bundan dolayı günahkâr olmaz. Nitekim Yusuf aleyhisselam’ı kardeşleri haram ve caiz olmayan bir şekilde sattılar. Daha sonra yolcu kafilesi onu alıp Mısır’a götürdü ve onu orada sattı. Yusuf, efendisinin yanında köle olarak kaldı ve Yüce Allah da o alan kişiden “efendi” diye söz etti. Yusuf da onların yanında kendisine iyi davranılan, ikramda bulunulan bir köle durumunda idi. 13. Fitnelerinden korkulan kadınlar ile halvette kalmaktan ve yine zararlı olacağından korkulan sevgiden kaçınmak gerekir. Zira Aziz’in hanımı, yaptıklarını Yusuf ile tek başına kalmasından ve onu ileri derecede sevmesinden dolayı yaptı. Onun Yusuf’a karşı duyduğu sevgi, kendisini böyle bir tuzak hazırlama noktasına kadar götürmüştü. Arkasından da ona iftirada bulundu ve bundan dolayı o, uzunca bir süre zindanda kaldı. 14. Yusuf’un kadına karşı duyduğu ve sonradan Allah için terk ettiği meyil, onu Yüce Allah’a doğru daha da yakınlaştıran davranışlarından biridir. Çünkü böyle bir meyil, kötülüğü emreden nefsin istekleri arasında yer alır. Ve bu, insanların tabiatında olan doğal bir şeydir. O, bu meyil ile Yüce Allah’ın sevgisi ve korkusu arasında bir karşılaştırma yapınca Allah’a olan sevgisi ve korkusu, nefsin ve hevânın arzusuna daha baskın geldi. Bu yüzden Yusuf: “Rabbinin huzuruna varmaktan korkup nefsini hevâdan alıkoyan”(en-Nâziât, 79/40) kimselerdendi. Aynı şekilde o, Yüce Allah’ın, Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde gölgesinde barındıracağı yedi sınıf insandan birisidir. Çünkü bu yedi kişiden biri, mevki sahibi ve güzel bir kadının kendisini zinaya davet etmesine karşın:“Ben Allah’tan korkarım” diyerek bu çağrıyı kabul etmeyen kişidir.[33] Kulun kınanmasını gerektiren meyil ise onun kalbinde yerleşip karar haline gelen hatta fiile dökülen meyildir. 15. Kalbine iman giren ve bütün işlerinde Yüce Allah’a ihlasla bağlanan bir kimseyi şüphesiz Yüce Allah, imanının burhânı, ihlâsının samimiyeti sayesinde çeşitli kötülüklerden, hayasızlıklardan ve masiyete ulaştıran sebeplerden korur ve bu, onun için iman ve ihlasının bir mükâfaatıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki o kadın ona meyletmişti. O da o kadına meyletmişti. Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı... Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o, ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.”(24. âyet) İşte bu, Yüce Allah’ın Yusuf’u kurtarması ve ihlâsa erdirmesinden dolayıdır. Aynı zamanda bu, bizatihi Yusuf’un ihlaslı olmasını da içerir. Zira o, amelini ihlasla Allah için yaptığından ötürü Allah da onu ihlasa erdirmiş, kötülüklerden ve hayasızlıktan kurtarmıştır. 16. Kul, herhangi bir fitne veya masiyet sebeplerinin bulunduğu bir yeri görecek olursa oradan elinden gelen bütün imkânlarla uzaklaşıp kaçmaya çalışmalıdır ki o masiyetten kurtulma imkânını bulabilsin. Çünkü Yusuf aleyhisselam evinde bulunduğu kadın, kendisiyle olmak isteyince onun kötülüğünden kurtulabilmek için kapıya doğru koşup kaçmıştı. 17. Durumun şüpheli olması halinde karineler gereğince uygulama yapılır. Bir koca ve hanımı evin kap kacağından, eşyalarından herhangi birisi hususunda anlaşmazlığa düşecek olurlarsa erkek için elverişli olan eşya erkeğe, kadın için elverişli olan eşyada kadına ait kabul edilir. Tabi bu, herhangi bir delil bulunmadığı takdirde böyledir. Aynı şekilde bir marangoz ve bir demirci kendi mesleklerinde kullandıkları bir alet hususunda anlaşmazlığa düşüp de bu konuda herhangi bir delilleri yoksa yine karine ile amel edilir. Benzerlikler ve izler hususundaki kıyafet ilmi (kimin kimin nesebinden olduğunu tespite dair eski bir ilim) de bu kabildendir. Yusuf’un hakkında şahitlikte bulunan kişi de karineye dayanarak şahitlikte bulunmuş ve gömlekteki karineye göre hüküm vererek gömleğin arka tarafından yırtılmış olmasını Yusuf’un doğruluğuna, kadının da yalancılığına delil göstermiştir. Bu kaidenin kullanılabileceğine delil olabilecek hususlardan birisi de şudur: Yusuf, Aziz’in tasının kardeşinin eşyaları arasında bulunmasını, onun herhangi bir delil, ikrar ve şahitlik olmaksızın hırsızlık yaptığına dair hüküm verebilmek için yeterli bir delil kabul etmiştir. Buna göre çalınan bir mal, hırsızın elinde -özellikle de hırsızlık yapmakla tanınan bir kimse ise- bulunacak olursa, onun hırsızlık yaptığına hükmedilir. Bu da şahitlikten daha ileri bir delildir. Aynı şekilde bir kimsenin şarap içmekten dolayı kustuğu yahut da kocası da efendisi de bulunmayan bir kadının hamile olduğu ortaya çıkarsa -buna mani herhangi bir durum bulunmadığı takdirde- ona had uygulanır. Bundan dolayı Yüce Allah böyle bir durumda hüküm vermeyi “şahitlik” diye adlandırarak: “Kadının yakınlarından biri de şöyle şahitlik etti…”(26. âyet) buyurmuştur. 18. Yusuf aleyhisselam’ın dış ve iç güzelliği de bu kıssadan anlaşılan hususlar arasındadır. Onun görünürdeki güzelliği, evinde bulunduğu kadının yaptıklarını yapmasına sebep olmuştu. Aynı şekilde yaptığı dolayısı ile kendisini kınayan kadınları topladığında onların ellerini kesmesi ve:“Allah’ı tenzih ederiz, bu insan değil, bu ancak çok üstün bir melektir.”(31. âyet) demesi de bunu ortaya koymaktadır. Onun iç güzelliği ise böyle bir günahı işlemeye çağıran pek çok sebebin varlığına rağmen bu günaha karşı gösterdiği son derece büyük iffetinden, yine Aziz’in karısı ile diğer kadınların daha sonraları onun günahsızlığına tanıklık etmelerinden anlaşılmaktadır. Bundan dolayı Aziz’in karısı:“Evet, andolsun ben ona sahip olmak istedim. Fakat o şiddetle sakındı.”(32. âyet) dediği gibi daha sonraları da: “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben ona sahip olmak istemiştim. Şüphesiz o doğru söyleyenlerdendir.”(51. âyet) demiş, diğer kadınlar ise:“Allah'ı tenzih ederiz; biz onun hiçbir kötülüğünü bilmiyoruz.”(51. âyet) demişlerdi. 19. Yusuf, zindana atılmayı günah işlemeye tercih etmiştir. İşte Allah’ın gerçek kulu, bir günah işlemek ile dünyevî herhangi bir cezaya maruz bırakılma arasında kalacak olursa dünyevi cezayı, dünya ve âhirette ağır bir cezayı gerektiren günahı işlemeye tercih etmelidir. İşte bundan dolayı kulun, Yüce Allah tarafından küfürden kurtarıldıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, cehenneme atılmak gibi çirkin görmesi, imanın alametleri arasında sayılmıştır.[34] 20. Günah işlemeye iten sebeplerin var olması halinde kulun, Yüce Allah’a sığınması, O’nun himayesine girmesi ve kendi öz gücüne dayanıp güvenmemesi gerekir. Çünkü Yusuf aleyhisselam:“Eğer Sen bunların tuzaklarını benden savmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum.”(33. âyet) demiştir. 21. İlim ve akıl, kişiyi hayra çağırır ve onu kötülükten alıkoyar. Cahillik ise kişiyi nefsin hevâsına uygun hareket etmeye çağırır. İsterse bu, kişiye zarar veren bir günah olsun. 22. Kul, rahatlık zamanlarında Allah’a kulluk ile yükümlü olduğu gibi zorluk ve darlık zamanında da Allah’a kullukla yükümlüdür. O nedenle Yusuf aleyhisselam Yüce Allah’ın yoluna daveti hiç bırakmamıştır. Zindana girdiği vakit de bu tutumunu sürdürmüş, rüyalarını yorumladığı iki delikanlıyı tevhidi kabule davet etmiş ve şirkten uzak durmalarını söylemiştir. Yusuf aleyhisselam oldukça kavrayışlı biri olmasının bir sonucu olarak bu delikanlıların kendisi hakkında hüsnü zanda bulunup “Biz senin iyi kimselerden olduğunu görüyoruz” demeleri ve gördükleri rüyayı yorumlaması için yanına gelmeleri üzeriğne davetini kabul etme kabiliyetini onlarda görüp rüyalarının yorumlanması için bir şevklerinin olduğunu anlayınca bunu bir fırsat bilip değerlendirdi ve rüyalarını yorumlamadan önce onları Yüce Allah’ın yoluna davet etti. Çünkü bu, maksadını gerçekleştirmesi açısından daha başarılı, isteğini elde etme açısından da daha elverişli idi. Yusuf onlara, kendisinde gördükleri kemal ve ilim seviyesine kendisini ulaştıran şeyin, sahip olduğu iman, tevhid ve Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenlerin dinlerini terk etmesi olduğunu söylemişti. Bu ise hal dili ile onları davet etmektir. Daha sonra sözlü olarak da onları davet edip şirkin tutarsızlığını açıklayarak buna dair delil göstermiş, tevhidin de gerçek mahiyetini açıklayıp bunun delilini ortaya koymuştur. 23. Davete daha önemli olandan başlamak gerekir. Müftüye bir soru sorulur da o, soru soran kişinin sorduğu konudan başka bir şeye daha çok ihtiyacı olduğunu görürse o kimseye sorusunun cevabını vermeden önce muhtaç olduğu şeyi öğretmesi gerekir. Bu, başkasına öğretmek durumunda olan kimsenin gerçekten samimi olduğuna, meseleleri iyi kavradığına, güzel bir şekilde irşad ve öğretimde bulunduğuna bir alamettir. Yusuf da genç delikanlıların kendisine rüyaları hakkında soru sormaları üzerine rüyalarını yorumlamadan önce onları Yüce Allah’a, yalnızca O’na ibadet etmeye ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya davet etti. 24. Hoşlanmadığı bir duruma veya bir sıkıntıya düşen kimsenin, kendisini kurtarabilme gücü olan yahut da durumunu bildirebilme imkânına sahip kimselerin yardımını istemesinde bir mahzur yoktur. Böyle bir davranış da hiçbir zaman Allah yerine mahluka şikâyet etmek olmaz. Çünkü bu, örfen insanların birbirleri ile yardımlaştıkları normal işlerdendir. Bundan dolayı Yusuf, delikanlılar arasından kurtulacağını anladığı kimseye “Efendinin yanında benden bahset!”(42. âyet) demişti. 25. Öğretme konumunda olan bir kimsenin, öğretiminde tam ihlaslı davranması, öğretimini başka bir kimseden mal, mevki yahut çıkar gibi herhangi bir karşılık almaya vesile olarak kullanmaması gerekir. Ayrıca eğer öğreten kimse, soru soranın yerine getirmesini istediği şeyi yapmadığını görürse ona tekrar öğretmekten veya bu konuda ona samimiyetle öğüt vermekten uzak durmamalıdır. Çünkü Yusuf, delikanlılardan birisine tavsiyede bulunarak kendisini efendisinin yanında anmasını söylediği halde o, bunu unutmuştu. Yusuf’a soru sorma ihtiyaçları ortaya çıkınca da bu genç delikanlıyı gönderdiler, o da Yusuf’a o rüya hakkında görüşünü öğrenmek üzere geldi. Yusuf da kendisini anmasını terk etmesi ve unutması dolayısı ile o delikanlıyı azarlamamış, her açıdan mükemmel bir şekilde sorduğu sorunun cevabını vermişti. 26. Kendisine soru sorulan kimse, soru sorana sorusu ile ilgili kendisine faydalı olacak şeyleri de göstermeli, din ve dünyasında kendisinden yararlanacağı yolu öğretmelidir. Bu, onun nasihatının da kavrayışının da mükemmel ve yol göstermesinin de güzel olduğuna delildir. Zira Yusuf aleyhisselam hükümdarın rüyasını yorumlamakla kalmamış, ayrıca onlara verimli yıllarda çok ekin ekip biriktirmelerini de tavsiye etmişti. 27. Kişi, maruz kaldığı ithamı bertaraf etmek için çalışmaktan ve bu ithamdan kurtulmayı istemekten dolayı kınanmaz. Aksine bundan dolayı övülmesi dahi söz konusudur. Nitekim Yusuf aleyhisselam, ellerini kesen kadınların durumunun açığa çıkması sureti ile kendisinin de günahsızlığı açıkça ortaya çıkmadıkça zindandan çıkmayı kabul etmemişti. 28. Bu kıssadan ilmin fazileti de anlaşılmakdadır. Hem ahkâma ve şeriata dair ilmin, hem rüya tabiri ilminin, hem idare ve eğitim ilminin üstünlüğünü anlıyoruz. Aynı şekilde ilmin, Yusuf’un güzelliği derecesine ulaşacak olsa dahi maddi görünüşten daha üstün olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Yusuf’un karşı karşıya kaldığı imtihan ve zindana atılma musibeti, güzelliğinden dolayı idi. İlmi sayesinde ise izzet, üstünlük ve yeryüzünde imkân ve iktidar sahibi olma derecesine ulaştı. Eğer dünya ve âhirette hayır namına bir şey varsa bu, hep ilmin etkilerinden ve onun sonuçlarındandır. 29. Rüya yorumu ilmi, dini ilimler arasında yer alır ve kişi, bu ilmi öğrenip öğretmek karşılığında da ecir alır. Yine rüya yorumu, fetva çerçevesine girmektedir. Çünkü Yusuf, rüyalarının tabir edilmesini isteyen delikanlılara:“İşte hakkında sorduğunuz (fetvasını istediğiniz) iş böylece hükme bağlanmıştır.”(42. âyet) dediği gibi, hükümdar da:“Şu rüyamı bana açıklayın (hakkında bana fetva verin)”(43. âyet) demiştir. Yusuf’a hükümdarın gördüğü rüyanın yorumunu öğrenmek üzere gelen delikanlı da:“Yedi semiz ineği yiyen... ne demektir (bunun fetvası nedir?)”(46. âyet) demiştir. O halde bilgi sahibi olmaksızın rüya yorumuna kalkışmak caiz değildir. 30. Eğer bir maslahat bulunursa ve riyakârlık ya da yalan söyleme söz konusu olmazsa kişinin, sahip olduğu ilim veya amel türünden üstün niteliklerini bildirmesinde bir mahzur yoktur. Çünkü Yusuf:“Beni ülkenin hazine işlerine tayin et. Çünkü ben bu konuda oldukça titiz ve bilgiliyim.”(55. âyet) demişti. Aynı şekilde bir görev başına getirilen kimse, Allah’ın haklarını ve kulların haklarını yerine getirme gücüne sahipse bu görevi üstlenmesi, kötü bir şey değildir. Yine kendisi bu konuda başkalarına göre daha yeterli ise böyle bir görevi istemesinde de bir mahzur yoktur. Bu konuda yerilense, kişinin yeterli olmaması yahut ona denk ya da ondan daha üstün birinin bulunması yahut da bu görevi istemekle Allah’ın emrini uygulamayı amaçlamasıdır. İşte bu gibi sebepler dolayısı ile yönetimle ilgili bir göreve talip olmak yasak kılınmıştır. 31. Yüce Allah’ın lütfu ve ihsanı oldukça geniştir. O, kullarına dünya ve âhiret hayırlarını cömertçe ihsan eder. Âhiret hayrının ise iki sebebi vardır: İman ve takvâ. Bu hayır ise dünya mükâfatından ve dünya mülkünden hayırlıdır. Kulun nefsini Allah’ın mükâfatına çağırması ve buna teşvik etmesi gerekir. Dünya ehlinin zinet ve lezzetlerini gördüğü vakit -onlara sahip olma imkanı yoksa- nefsini üzüntüye gark etmemeli, aksine Allah’ın uhrevî mükâfatları ve pek büyük lütuf ve ihsanı ile kendisini teselli etmelidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip de takva üzere olanlar için âhiret mükâfatı ise elbette daha hayırlıdır.”(57. âyet) 32. İnsanların rahatı için ve onlara zarar vermemek şartı ile erzak toplamakta mahzur yoktur. Çünkü Yusuf, kıtlık yıllarına hazırlık olmak üzere verimli yıllarda erzak ve yiyecek toplayıp biriktirmeyi onlara emretmiş idi. Bu, Yüce Allah’a tevekküle de aykırı değildir. Çünkü tevekkül, kulun, din ve dünyasında kendisine yararlı olacak sebepleri yapmakla birlikte Allah’a güvenmesidir. 33. Yusuf aleyhisselam yeryüzü hazinelerinin başına getirildikten sonra çok güzel bir idare ortaya koymuştu. Bunun sonucunda ellerindeki mahsüller çoğaldı ve sonunda çevre ülkelerden insanlar oradan erzak almak için Mısır’a gelmeye başladılar. Çünkü orada erzakın çok olduğunu biliyorlardı. Yine o, herkese ancak kendi ihtiyacı miktarı yahut ondan daha azını ölçüyor ve gelen hiçbir kimseye de bir deve yükünden fazla vermiyordu. 34. Misâfir ağırlamak meşrûdur ve bu, peygamberlerin sünnetlerindendir. Nitekim Yusuf’un da kardeşlerine:“Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam veriyorum ve ben misâfirperverlerin en iyisiyim.”(59. âyet) dediğini görüyoruz. 35. Karineler söz konusu olduğunda su-i zan (kötü zanda bulunmak) yasak ya da haram değildir. Çünkü Yakub aleyhisselam çocukları ile birlikte Yusuf’u göndermek istememişti. Ancak onlar, bu konuda oldukça ısrar ettiler. Daha sonra yanına dönüp de onu kurdun yediğini söyledikleri vakit onlara:“Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle (çirkin) bir işe sürüklemiş.”(18. âyet) demişti. Diğer kardeşleri hakkında da:“Daha önce kardeşi hakkında size ne kadar güvendi isem bunun hakkında da ancak size o kadar güvenebilirim!”(64. âyet) demişti. Daha sonra Yusuf kardeşini alıkoyduğunda kardeşleri, babalarına gelip mazeret sununca da onlara:“Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle (çirkin) bir işe sürüklemiş.”(83. âyet) demişti. Üçüncü seferinde kardeşleri, her ne kadar kusurlu hareket etmemiş iseler de daha önceden onların yaptıkları, babalarının bu sözleri söylemesine sebep olmuştu. İşte bunda herhangi bir günah veya bir vebal söz konusu değildir. 36. Nazar değmesini ve buna benzer hoş olmayan şeyleri def etmek için birtakım sebeplere başvurmak yahut da bunların gerçekleşmesinden sonra onları ortadan kaldıracak yollara başvurmak yasak değildir. Aksine caizdir. Her şey kaza ve kader dahilinde meydana geliyor olsa da bu, böyledir. Çünkü sebepler de kaza ve kaderin bir parçasıdır. Nitekim Yakub aleyhisselam da oğullarına:“Ey oğullarım, hepiniz tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin”(67. âyet) demişti. 37. Hakkını almak için kişinin plan yapması caizdir. Kulun, maksatlara ulaştırıcı ve başkalarının bilmediği birtakım gizli yolları bilmesi de övülmesini gerektiren hususlardandır. Yasak kılınan şey ise bunu, herhangi bir farzı ortadan kaldırmak yahut haram bir fiili işlemek için yapmak, hileye başvurmaktır. 38. Bir kimse, başkasının haberdar olmasını istemediği herhangi bir hususta onun başka bir kanaate sahip olmasını istiyor ise yalana götürmeyen, sözlü ya da fiilî birtakım üstü kapalı yollar kullanması gerekir. Nitekim Yusuf da tası kardeşinin yükü arasına bırakmış sonra da onun hırsızlık yaptığı izlenimini uyandıracak şekilde tası yine kardeşinin yükü arasından çıkarmıştı. Böyle bir fiilde sadece kardeşlerine böyle bir durumu vehmettirici bir karineden başka bir şey yoktur. Daha sonra ise Yusuf:“Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız”(79. âyet) demiş; “eşyamızı çalan” ifadesini kullanmadığı gibi “Biz eşyamızı onun yanında bulduk” da dememiştir. Aksine hem buna hem başka bir manaya elverişli olabilecek türden genel bir ifade kullanmıştır. Bunda ise bir sakınca yoktur. Bunda sadece bir maksadın gerçekleşmesi için kardeşinin hırsızlık yaptığı izlenimini uyandırmak ve böylelikle onun, yanında kalmasını sağlama amacı vardı. Daha sonra ise durumun açıklığa kavuşması ile kardeşi hakkındaki bu yanlış izlenim de kaybolmuştu. 39. Kişinin ya müşahade yoluyla ya da güvendiği ve söylediklerinden emin olunan kimselerin haberi ile kesin olarak bildiği ve gönlü tatmin olduğu hususlardan başkası hakkında şahitlikte bulunması caiz değildir. Nitekim Yusuf’un kardeşleri de:“Biz ancak kesin bildiğimize göre şahitlik ediyoruz.”(81. âyet) demişlerdi. 40. Yüce Allah’ın peygamberi ve seçkin kulu Yakub aleyhisselam’ı kendisi ile imtihan ettiği mihnet gerçekten büyüktür. Çünkü Allah, onu oğlu Yusuf’tan ayırmaya hükmetmişti. Halbuki Yakub, bir an dahi oğlundan ayrılamıyordu. Ondan ayrı kalmak onu son derece kedere boğuyordu. Otuz yıldan aşağı olmayan uzunca bir sürelik ayrılığı boyunca Yakub’un kalbinden keder de asla ayrılmadı ve “Kederinden gözlerine perde indi. Ama o, hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu.”(84. âyet) Daha sonra ikinci oğlu, Yusuf’un anne-baba bir kardeşinden de ayrılınca imtihanı daha da ağırlaştı. O yine de Yüce Allah’ın emrine sabırla tahammül gösteriyor ve ecrini Allah’tan bekliyordu. O, kendi kendisine güzel bir şekilde sabredeceğine söz vermişti. Hiç şüphesiz bu verdiği sözde de durmuştu. Ancak onun “Ben keder ve hüznümü ancak Allah’a şikayet ederim.”(86. âyet) demesi buna aykırı değildir. Çünkü Yüce Allah’a şikâyet etmek, sabra aykırı değildir. Sabra aykırı olan, yaratılmışlara şikâyette bulunmaktır. 41. Hiç şüphesiz kurtuluş, sıkıntılarla beraberdir ve hiç şüphesiz kolaylık da zorlukla beraberdir. Yakub’un üzüntü ve kederi uzayıp kederi düşünülebilecek en ileri dereceye ulaşınca ayrıca Yakub’un çocuklarının ailelerinin de darlığa düşüp muhtaç düşmeleri üzerine Yüce Allah, kurtuluşlarına izin verdi. Böylelikle kavuşmaları, en çok muhtaç olunan bir zamanda gerçekleşti. Böylelikle hem ecir tamam oldu, hem de sevinç gerçekleşti. İşte bundan şunu da anlıyoruz: Yüce Allah, gerçek dostlarını hem sıkıntılarla, hem rahatlıkla, hem zorlukla, hem kolaylıkla imtihan eder. Böylelikle hem sabırlarını, hem de şükürlerini ortaya çıkartır ve bu yolla da imanları, yakin ve irfanları daha da artar. 42. İnsan, içinde bulunduğu durumu ve karşı karşıya bulunduğu hastalık, fakirlik ve benzeri hallerini -bu işlerden dolayı kızdığını belirtmek suretinde olmamak şartı ile- haber verebilir. Çünkü Yusuf’un kardeşleri:“Ey Aziz, bizi de ailemizi de darlık sardı.”(88. âyet) demişler, Yusuf da böyle demelerine karşı çıkmamıştı. 43. Takvânın ve sabrın üstün bir fazileti vardır. Dünya ve âhiretteki bütün hayırlar takva ve sabrın bir sonucudur. Takvâlı ve sabırlı olanların akıbeti ise âkıbetlerin en güzelidir. Çünkü Allah, şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki kim korkup sakınır ve sabrederse elbette Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.”(90. âyet) 44. Allah’ın zorluk, sıkıntı, fakirlik ve kötü halden sonra kendisine nimet ihsan ettiği bir kimsenin, Allah’ın onun üzerindeki bu nimeti itiraf etmesi ve ilk halini hatırından çıkarmaması gerekir ki bu sayede o halini hatırladıkça Allah’a yeniden şükretme imkânını bulsun. Çünkü Yusuf aleyhisselam’ın şöyle dediğini görüyoruz:“Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken sizi çölden getirdi.”(100. âyet) 45. Yüce Allah’ın Yusuf’u bu hallerden geçirmesi, onu en ileri noktaya ve en yüksek dereceye ulaştırmak için türlü sıkıntı ve mihnetlerle karşı karşıya bırakması, Allah’ın Yusuf’a büyük bir lütuf ve ihsanıdır. 46. Kulun her zaman için Yüce Allah’a imanına sebat vermesi için niyazda bulunması, bunun için gerekli sebepleri yerine getirmesi ve Allah’tan güzel bir ölüm ile üzerindeki nimetin tamamlanmasını dilemesi gerekir. Çünkü Yusuf’un şöyle dua ettiğini görüyoruz:“Ey Rabbim, sen bana hükümranlık verdin ve bana rüya yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim dost ve yardımcımsın. Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat!”(101. âyet) İşte bunlar, bu mübarek kıssada Allah’ın bize aktarmayı müyesser kıldığı birtakım faydalı hususlar ve ibretlerdir. Elbetteki bu kıssa üzerinde düşünen ve tefekkür eden kimselerin daha başka hususları tesbit etmesi mümkündür. Yüce Allah’dan faydalı ilim ve kabul olunan amel dileriz. Şüphesiz ki O, lütufkârdır ve ihsanı bol olandır. Yusuf Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
***