Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi
وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
95
مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
96
مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
97
Meal ve Tefsiri
95- Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. 96- Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah’ın katındakiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz. 97- Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse biz, kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız ve böylelerini elbette işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırırız.
95. Allah, dünyanın gelip geçici faydaları için antları, ahitleri ve yeminleri bozmaktan kullarını sakındırarak buyuruyor ki:“Allah’ın ahdini” ahdi bozmak ve ahde bağlı kalmamak suretiyle elde edeceğiniz “az bir bedele satmayın. Çünkü Allah katında olan” Allah’ın rızasını tercih ederek Allah’a vermiş olduğu ahde tastamam bağlı kalmayı tercih eden kimselere ihsan edeceği dünyevi ve uhrevi mükâfatlar “eğer bilirseniz sizin için” gelip geçici dünyanın değersiz malından “daha hayırlıdır.” O halde kalıcı olanı fani olana tercih etmelisiniz. Çünkü:
96. “Sizin yanınızdakiler” ne kadar çok olursa olsun, mutlaka “tükenir” ve yok olup gider. “Allah’ın katındakiler ise” Yüce Allah bâkî olduğundan dolayı “kalıcıdır” bitmez, yok olmaz. Öyleyse değersiz ve yok olup gideni, fani olanı, kalıcı ve son derece değerli olana tercih eden bir kimse aklı başında bir kişi olamaz. Bu buyruk Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17)“Allah nezdinde olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.”(Al-i İmran, 3/198) Bu buyruklar, dünyaya karşı zahid olmaya bir teşviktir. Özellikle uyulması kesinlik kazanan zühd teşvik edilmektedir. Bu zühdden kasıt ise kula zararlı olan, onu Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerle uğraşmaktan alıkoyan ve bunları Yüce Allah’ın hakkından öncelemeye iten şeylere karşı yapılır. Böyle bir durumda zühd, farzdır. Zühde götüren sebeplerden biri, kulun dünya lezzet ve arzularını âhiretin hayırlarıyla karşılaştırmasıdır. Böyle bir karşılaştırma halinde kul, aradaki farkı tespit eder ve bu iki şeyin daha yüce ve üstün olanını tercih eder. Yalnızca namaz, oruç, zikir vb. gibi faydası kişiyi aşmayan ibadetlere kendisini verip her şeyden uzaklaşmak, övülmeye değer zühd değildir. Aksine kul, güç yetirebildiği zahiri ve batıni şer’i bütün emirleri yerine getirmedikçe, Yüce Allah’ın dinine ve Allah yoluna söz ve fiili ile davet etmedikçe gerçek anlamı ile zahid olamaz. O halde gerçek zühd, din ve dünyada fayda sağlamayan şeylerden yüz çevirip faydalı olan her bir şeye rağbet ederek o uğurda çalışmak demektir. Yüce Allah’a itaate devam edip O’na isyana karşı direnerek kendi nefislerini dinlerine zarar verecek türden dünyevi arzularından uzak tutarak “sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz.” Bir iyiliğe karşılık on katından başlayarak yedi yüz katına ve daha pek çok katına kadar fazlasıyla mükâfatlandıracağız. Şüphesiz Allah, güzel amelde bulunanı mükâfatsız bırakmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah, amellerde bulunan kimselerin dünya ve âhiretteki mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
97. “Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak salih amel işlerse...” Salih amellerin geçerli olması ve kabul edilmesi için iman şarttır. Hatta iman olmadan ameller “salih olmak”la nitelendirilemez. Onları gerektiren de zaten imandır. Çünkü iman, azaların farz ve müstehap olan amellerini ortaya çıkartan, kesin ve kararlı tasdik demektir. İşte iman ve amel-i salihe bir arada sahip olan kimseye “biz kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatırız.” Bu da kalbinin huzur, ruhunun sükûn bulması, kalbini şaşırtıp meşgul edecek şeylere iltifat etmemesi ve Yüce Allah’ın o kimseye ummadığı yerden hoş ve helâl rızık ihsan etmesiyle olur. “Ve böylelerini elbette” âhirette “işlediklerinin en güzeliyle” hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği türlü lezzetlerle “mükâfatlandıracağız.” Yüce Allah böylesine hem dünyada hem de âhirette iyilik verecektir.