29- De ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Gerçekten biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları onları çepeçevre kuşatmaktadır. Eğer yardım isterlerse erimiş maden gibi olan bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su yüzleri kavurur. O, ne fena içecektir! Orası da ne kötü konaktır! 30- İman edip salih amellerde bulunanlara gelince şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz. 31- İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtları üzerinde kurulurlar. Bu, ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!
29. Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki:“Hak, Rabbinizden gelmiştir.” Yani hidâyet ve sapıklık, doğruluk ve eğrilik, bahtiyarların nitelikleriyle bedbahtların nitelikleri birbirinden açıkça ayırt edilip ortaya konmuştur. Bu da Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla yaptığı beyan ile gerçekleşmiştir. Bu, açıkça ortaya çıktığına ve hakkında herhangi bir şüphe söz konusu olmadığına göre “artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yani geriye -Allah’ın tevfikine mazhar olup olmamaya göre- yalnızca bu iki yoldan birisinin izlemek kalıyor. Çünkü Allah kuluna, kendisi vasıtasıyla iman etmeye de küfre sapmaya da hayrı işlemeye de kötülüğü yapmaya da muktedir olabileceği bir irade vermiştir. İman eden kimse, doğruya muvaffak kılınmış olur. Küfre sapan kimseye de deliller gereği gibi ortaya konmuş olur. Bununla birlikte böyle bir kimse iman etmeye de zorlanmaz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dinde zorlama yoktur. Zira iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”(el-Bakara 2/256)“Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” buyruğundan bu ikisine de izin verildiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine bu, apaçık beyandna sonra küfrü tercih edenler hakkında bir tehdittir. Yine bu buyrukta kafirler savaşın terk edileceğine dair de bir delil yoktur. aha sonra Yüce Allah, her iki kesimin de âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten biz” küfür, fasıklık ve isyan ile nefislerine zulmederek zalik olan kimseler “için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları” yani surları “onları çepeçevre kuşatmaktadır.” Onlar için oradan kaçıp kurulacak ne bir menfez, ne de bir yol söz konusu değildir. Kızgın ateş, onları bağrında barındıracaktır. “Eğer yardım isterlerse” içine düştükleri o korkunç susuzluğu söndürmek için içecek isterlerse “erimiş” yani aşırı sıcaklığından dolayı erimiş kurşun veya zeytin yağı tortusunu andıran “maden gibi bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su, yüzleri kavurur.” Bu su, yüzleri kavurduğuna göre ya bağırsaklarının ve karınlarının durumu ne olur!? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.”(el-Hac, 22/20-21) Susuzluklarını söndürsün ve azabın bir bölümünü azaltsın diye isteyecekleri o içecek “ne fena içecektir!” zira azaplarını daha da arttıracak, cezalarını daha da ağırlaştıracaktır. Ve o ateş de “ne kötü konaktır!” Bu da ateşin barınılacak bir yer olarak ne kadar kötü olduğunu ifade eden bir yergidir. Çünkü orada barınmak söz konusu değildir. Aksine orada bir an dahi hafifletilmeyecek, oldukça ağır ve büyük bir azap vardır onlar için. Ve onlar, o azap içerisinde her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Onlar, dünya hayatında Allah’ı nasıl unuttularsa Rahim olan Allah da onları o azap içinde öylece unutacaktır.
30. Daha sonra Yüce Allah, ikinci kesimi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amellerde bulunanlara” yani hem Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman eden hem de farz ve müstehap türünden salih ameller işleyenlere “gelince, şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.” Amelin güzel yapılması kulun, ameliyle Allah’ın rızasını dilemesi ve bu hususta Allah’ın şeriatına tâbi olması ile gerçekleşir. Böyle bir ameli Allah boşa çıkarmaz. O’nun bir bölümünü dahi zayi etmez. Aksine amel edenler için onu muhafaza eder. Kendisinin de lütuf ve ihsanı çerçevesinde onlara amellerinin mükâfatlarını tastamam eder.
31. Yüce Allah, böylelerinin mükâfatını şöylece söz konusu etmektedir: İman ve salih amel niteliğini taşıyanlara öyle yüksek bağlar bahçeler verilir ki ağaçları pek çok olduğundan içindeki şeyleri gizlemiştir. Nehirleri pek çoktur ve bu ağaçlarla yüksek konakların altından akar. Oradaki zinetleri altındır, giyecekleri ise yeşil renkli, kalın ipek ile ince ipeklerdendir. Orada oldukça süslü ve değerli örtülerle güzelleştirilmiş tahtlar üzerinde yaslanarak oturacaklardır. Çünkü bu şekilde olmadıkça oturulan yere “taht (أريكة)” denmez. Tahtlar üzerinde yaslanarak oturmaları, rahatlarının mükemmel olduğuna, herhangi bir yorgunluk duymayacaklarına, hizmetçilerin canlarının arzuladığı şeyleri hemen getireceklerine delildir. Bütün bunları tamamlayıcı olmak üzere bir de ebedî kalıcılık ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu vardır. İşte bu mükemmel yurt, güzel amellerde bulunanlar için “ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!” Onlar orada konaklayacaklar, içinde bulunan canların çektiği, gözlerin zevk alacağı, pek büyük sevinç, sürekli ferah, ardı arkası kesilmeyen lezzetler ve pek bol nimetlerden istifade edeceklerdir. Orada nimet bakımından en aşağı derecede olanları dahi sahip olduğu yerlerde, nimetlerde, köşk ve bahçelerde bir baştan bir başa iki bin yılda ancak gezebilecek ve o, hiçbir kimsenin kendisinden daha üstün nimetlere sahip olmadığı kanaatinde olacaktır. O halde bundan daha mükemmel bir yurt, bir konak olabilir mi? Üstelik Yüce Allah, böyle bir kimseye her türlü istek ve arzusunu ihsan edeceği gibi temenni etmeyi hatıra getiremeyeceği pek çok şeyleri de fazladan verecektir. O yurdun sakinlerinin nimetleri devamlıdır. Güzelliği ve nitelikleri de sürekli artacaktır. Keremi sonsuz Allah, nezdinde bulunan ihsandan, kusur ve isyanlarımız sebebiyle bizleri mahrum etmesin. Bu ve benzeri diğer âyet-i kerimeler cennette zinetlerin, hem erkekler hem de kadınlar için umumî olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim sahih hadislerde de böylece varid olmuştur. Zira Yüce Allah “süslenirler” buyruğunu mutlak olarak kullanmıştır. İpek ve benzeri zinetler de durum aynıdır.