Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

23 — Mü’minûn Suresi (المؤمنون) • Ayet 63
بَلْ قُلُوبُهُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ 63 حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَف۪يهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَۜ 64 لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ 65 قَدْ كَانَتْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَۙ 66 مُسْتَكْبِر۪ينَ بِه۪ۗ سَامِراً تَهْجُرُونَ 67 اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّل۪ينَۘ 68 اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَۘ 69 اَمْ يَقُولُونَ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ 70 وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ 71
Meal ve Tefsiri

63- Hayır! Onların kalpleri bu (Kur'ân’dan) yana gaflet içindedir. Onların, bunun dışında işlemekte oldukları başka (kötü) amelleri de vardır. 64- Nihâyet onların refah içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler. 65- “Bugün (boşuna) feryat etmeyin. Çünkü bizden size yardım yok.” 66- “Size âyetlerim okunuyordu da topuklarınızın üstünde gerisin geri dönü(p kaçı)yordunuz.” 67- “Onunla büyükleniyordunuz. Geceleri de toplanıp o (Kur'ân) hakkında hezeyanlar ediyordunuz.” 68- Onlar bu sözü hiç mi düşünmediler? Yoksa onlara evvelki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi (de onun için iman etmiyorlar)?! 69- Yahut onlar peygamberlerini tanımıyorlar da onun için mi onu inkâr ediyorlar? 70- Yoksa:“Onda delilik var!” mı diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar. 71- Eğer hak, onların hevâlarına uysaydı gökler, yer ve içlerinde olanlar fesada uğrardı. Hayır, Biz onlara kendileri için öğüt/şeref (olacak bir Kitap) getirdik, ama onlar bu öğütten/şereften yüz çeviriyorlar.

63. Yüce Allah, yalanlayıcıların akılları örten bir cehalet, zulüm, gaflet ve yüz çevirmenin tam ortasında olduklarını, bu hallerinin kendilerini Kur’ân’a ulaşmaktan alıkoyduğunu, bu sebepten de onunla hidâyet bulamayarak bu Kur’ân’dan kalplerine bir şey ulaşmadığını haber vermektedir. “Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz.”(el-İsra, 17/45-46) Kalpleri Kur’ân’dan yana gaflet içerisinde olduğundan bu hallerine uygun, küfür içeren, şeriate karşı inat mahiyetinde olup cezalandırılmayı gerektiren birtakım amellerde bulundular. Ama “onların, bunun dışında” yaptıkları bu ameller dışında “işlemekte oldukları başka (kötü) amelleri de vardır.” Yani onlar, ilâhi azaba çarptırılmamalarını garip karşılamasınlar. Çünkü Yüce Allah, işlemeleri takdir edilmiş ve henüz işlemedikleri birtakım amelleri işlesinler diye onlara mühlet vermektedir. Sözü geçen bu amellerini işleyip de eksiksiz yerine getirdikleri takdirde en kötü halde Allah’ın gazabına ve cezalandırmasına intikal edeceklerdir.
64. “Nihâyet onların refah içinde olanlarını” refah ve nimet içinde bulunmaktan başka bir şeye alışmamış, nimetlere gark olmuş, hoşlarına gitmeyen hiçbir şeyle yüzyüze gelmemiş olanlarını “azapla yakaladığımızda” ve azabın acısını duyduklarında acı ve ızdırap ile “feryadı basıverirler.” Çünkü içinde bulundukları hale tam ters bir durum kendilerine gelip çatmış olur. 65. Bu esnada yardım isterler de kendilerine şöyle denilir:“Bugün (boşuna) feryat etmeyin, çünkü bizden size yardım yok.” Allah’ın onlara ne herhangi bir yardımda bulunması, ne de imdatlarına yetişmesi söz konusu değildir. O nedenle kendi kendilerine de yardım edemezler, hiçbir kimse de onlara yardımcı olamaz.
66. Sanki “Peki, onları bu hale düşüren nedir?” diye bir soru sorulmuş gibi buna şöyle cevap verilmiştir: “Size âyetlerim” onlara iman edesiniz, onlara yönelesiniz diye “okunuyordu da” siz böyle yapmayıp aksine “topuklarınızın üstünde gerisin geri dönü(p kaçı)yordunuz.” Arkalarınızı dönüp gidiyordunuz. Onlar Kur’ân-ı Kerîm’e uymakla ileri gitmiş olacaklardı. Ondan yüz çevirdikleri için geri kalmış oldular ve aşağıların aşağısına indiler.
67. “Onunla büyükleniyordunuz.” Müfessirlerin dediklerine göre anlamı şudur: “Onunla” zamiri, muhataplarca bilinen Beyt(ullah/Kâbe) yahut da Hareme aittir. Yani siz, Kabe yahut Harem sebebi ile insanlara karşı büyüklük taslıyordunuz ve: Biz, Harem ehliyiz, bizim dışımızdakilerden daha faziletli ve daha üstünüz, diyordunuz. “Geceleri de” Beyt’in etrafında konuşmak üzere gruplar halinde “toplanıp o (Kur'ân) hakkında hezeyanlar ediyordunuz.” Bu Kur’ân hakkında oldukça çirkin ve hoş olmayan sözler söylerdiniz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar hem ondan yüz çevirirlerdi hem de bu tutumu birbirlerine tavsiye ederlerdi:“Kâfir olanlar dediler ki: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın, belki baskın çıkarsınız.”(Fussilet, 41/26); “Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz? Ve gülersiniz de ağlamaz mısınız? Üstelik oyalanıp eğlenirsiniz.”(en-Necm, 53/59-61); “Yoksa onlar bu sözü kendisi uydurdu mu diyorlar.”(et-Tur, 52/33) Onlar bunca aşağılık tutumları bir arada işlediklerinden dolayı hiç şüphesiz cezaya uğratılmaları hak olmuştur. Cezaya çarptırıldıkları vakit de onlara hiç kimse yardım edemedi. Hiç kimse imdatlarına yetişip onları kurtaramadı. Böyle bir halde de bu aşağılık ameller dolayısı ile de azarlanırlar:
68. “Onlar bu sözü hiç mi düşünmediler?” Yani Kur’an hakkında hiç düşünmez, onun üzerinde akıllarını fikirlerini yormazlar mı? Bu da şu demektir: Kur’ân üzerinde düşünecek olurlarsa bu, onların iman etmelerini gerektirir, onları küfürden alıkoyar. Ama başlarına gelen musibet, Kur’ân’dan yüz çevirmelerinden ötürü gelip çatmıştır. Bu şuna delildir: Kur’ân üzerinde düşünmek, bütün hayırlara davet eden, her türlü şerden koruyan bir ameldir. Onları Kur’ân üzerinde düşünmekten alıkoyan şey ise kalplerinin kilitli olmasıdır. “Yoksa onlara evvelki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi!?” Yoksa evvelki atalarına gelmeyen peygamber ve Kitab’ın onlara gelmesi mi onları iman etmekten alıkoydu? O nedenle mi sapık atalarının yollarını izlemeye razı olup buna uymayan her şeye karşı çıktılar? Nitekim onlar da onlara benzeyen diğer kâfirler de Allah’ın haber verdiği üzere şu sözleri söylemişlerdi: “Senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın şımarık varlıklıları: Biz atalarımızı bir din üzerine bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız, demişlerdir.” Peygamber ise onlara şöylece cevap vermiştir: “Ya ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirdi isem yine de mi (onlara uyacaksınız)?” Yine sizler hakkı bulmak maksadında iseniz onlara uymaya devam mı edeceksiniz? Kavimleri de gerçek durumlarını şu cevapları ile dile getirmişlerdi: “Muhakkak bizler sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz.”(ez-Zuhruf, 43/23-24)
69. “Yahut onlar peygamberlerini tanımıyorlar da onun için mi onu inkâr ediyorlar.” Yani onları hakka uymaktan alıkoyan şey, kendilerine peygamber olarak gönderilen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tanımayışları mı? Bundan dolayı mı onu inkâr etmektedirler? “Biz onu tanımıyoruz, onun dürüst olup olmadığını bilmiyoruz. Bize fırsat tanıyın da onun durumu üzerinde düşünelim, tetkik edelim, onun hakkında bilgi sahibi olanlara soralım” mı diyorlar?! Yani durum hiç de öyle değil! kendilerine peygamber olarak gönderilen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i küçük büyük hepsi, tam anlamı ile tanımaktadırlar. Onun bütün güzel huylara sahip olduğunu, doğru sözlülüğünü, güvenilir biri olduğunu bilmektedirler. Nitekim peygamber olarak gönderilmesinden önce ona “el-Emîn” diyorlardı. Peki, niçin onlara bu büyük gerçeği ve apaçık doğruyu getirdiği vakit onu tasdik etmiyorlar?
70. “Yoksa: Onda delilik var!, mı diyorlar?!”“Bu delilik yüzünden bunları söylüyor. Delinin sözüne kulak asılmaz, söylediklerine itibar olunmaz. Zira deli anlamsız hezeyenlarda bulunur, basit ve değersiz sözler söyler.” mi diyorlar? Allah, bu sözlerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Hayır; o, onlara hakkı getirdi.” Doğruluk ve adaletin ta kendisi olan değişmez hakkı getirdi. Onda ne bir tutarsızlık, ne de bir çelişki vardır. Şimdi bu hakkı getirenin deliliğinden nasıl söz edilebilir? Aksine böyle bir kimse hakkı getirebilmek için ilim ve aklın, üstün ahlakî değerlerin en üstün ve kemal derecesinde olmalı değil mi? Burada yukardaki ifadelerden bir geçiş vardır. Yani onları iman etmekten alıkoyan gerçek sebep şudur:“o, onlara hakkı getirdi; ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.” Onlara getirdiği en büyük hak ise ibadeti yalnızca Allah’a halis kılmak, Allah’ın dışında kendilerine ibadet edilen varlıkları terk etmektir. Onların da özellikle bu husustan tiksindikleri, nefret ettikleri, bundan hayret ettikleri bilinen bir husustur. İşte Allah Rasûlünün hakkı getirmiş olması ve onların da esasen haktan hoşlanmayışları, hakkı yalanlamaları sonucunu vermiştir. Yoksa bu husustaki herhangi bir şüphelerinden ya da peygamberi yalancı gördüklerinden dolayı bu tutumu takınmamışlardır. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”(el-En’âm, 6/33)
71. Eğer “İman etmeleri yahut daha çabuk itaate yönelmeleri için hak, niçin onların hevâlarına uygun olarak gelmedi?” diye sorulacak olursa, buna Allah’ın şu buyruğu cevap vermektedir:“Eğer hak, onların hevâlarına uysaydı gökler, yer ve içlerinde olanlar fesada uğrardı.” Yani bu, şu yüzdendir: Onların hevâlarının bağlı olduğu temel; zulüm, küfür, bozuk ameller ve çirkin ahlaktır. Bu durumda hak, onların hevâlarına uyacak olsa zulüm ve adaletsizlik esası üzerinde yükselen kötü tasarruf ve yönetimleri sebebi ile gökler ve yer fesada uğrardı. Çünkü gökler ve yer, ancak hak ve adalet ile ayakta durur. “Hayır, biz onlara öğüt/şeref (olacak bir Kitap) getirdik.” Yani onlara her türlü hayrı öğüt veren bu Kur’ân’ı verdik ki onu gereği gibi uyguladıkları takdirde kendileri için şeref ve övünç kaynağı olur ve onları insanların önderleri kılar. “Ama onlar” bedbahtlıklarından ve ilâhî tevfike mazhar olamadıklarından ötürü “bu öğütten/şereften yüz çeviriyorlar.” Onlar “Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”(et-Tevbe, 9/67); “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu.”(el-Haşr, 59/19) Kur’ân ve onu getiren peygamber, Allah’ın onlara sunduğu en büyük nimettir. Onlar ise bu nimete sadece onu reddetmek ve ondan yüz çevirmekle karşılık verdiler. Bu imansızlıktan daha büyük bir mahrumiyet olabilir mi? Bunun ötesinde hüsranın en ileri derecesinden başka ne olabilir?