Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

26 — Şu’arâ Suresi (الشعراء) • Ayet 10
وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ 10 قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ 11 قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ 12 وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ 13 وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ 14 قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ 15 فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ 16 اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ 17 قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ 18 وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ 19 قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذاً وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ 20 فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْماً وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ 21 وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ 22 قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ 23 قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ 24 قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ 25 قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ 26 قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّـذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ 27 قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ 28 قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهاً غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ 29 قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ 30 قَالَ فَأْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ 31 فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ 32 وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ 33 قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ 34 يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ 35 قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ 36 يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ 37 فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ 38 وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ 39 لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ 40 فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ 41 قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذاً لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ 42 قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ 43 فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ 44 فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ 45 فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ 46 قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ 47 رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ 48 قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ 49 قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ 50 اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟ 51 وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ 52 فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۚ 53 اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ 54 وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ 55 وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ 56 فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ 57 وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ 58 كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ 59 فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ 60 فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ 61 قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ 62 فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ 63 وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ 64 وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ 65 ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ 66 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ 67 وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ 68
Meal ve Tefsiri

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız) dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.

10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de!
12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.”
15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler.
18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi:
20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir?
23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız) 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti:
26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54)
28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır.
29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu.
34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi.
38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı.
41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar.
43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi.
46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi.
49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir.
52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler.
53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır.
57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir!
60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.”
63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.