3. “İman eden bir toplum için...” Hitap onlaradır. Bu sözler, onlara söylenmiştir. Çünkü onlar, sahip oldukları iman sayesinde bu hususlar üzerinde dikkatle düşünmeye yönelirler, onu kabul ile karşılar ve ibret alınacak taraflarından da ibret alarak yollarını belirlerler. Bu sayede iman ve yakinleri daha bir artar, sahip oldukları hayırlara hayır katarlar. nların dışında kalanlara gelince onlar, bu buyruklardan gereği gibi istifade etmezler. Bu buyruklar ile sadece onlara karşı mazeret kapısını kapatan deliller ortaya konmuş olur. anı Yüce Allah, -inkarları sebebiyle- bu Kitabını onlara karşı korumuş ve onunla onlar arasına onu gereği gibi anlamalarını önleyecek bir perde koymuştur. “Biz sana Mûsâ ve Firavun’un kıssasından bir bölümü gerçek şekliyle okuyacağız.” Çünkü onların haberleri oldukça ilginç ve hayret edilecek hususları ihtiva etmektedir. İşte bu kıssa şöyle başlamaktadır:
4. “Firavun ülkede üstünlük sağlayıp” Mülkünde, saltanatında, askerleri arasında ve yönetiminde “zorbalık yaptı.” O bakımdan o, orada üstün ve yüce olanlardan değil, zorbalık edeblerden olmuştu. “Oranın ahalisini” darmadağınık ve birbirinden ayrı “farklı gruplara ayırdı.” Onlar hakkında keyfine göre tasarrufta bulunarak dilediği şekilde onlara baskı ve zulüm uyguluyordu. “Onlardan bir kesimi eziyor…” Bu kesim, Yüce Allah’ın kendilerini çağdaşları olan insanlara üstün kıldığı ve aslında Firavun’un kendilerine ikramda kusur etmemesi ve onlara gereken şekilde saygı göstermesi gereken İsrailoğullarıydı. Halbuki Firavun, onları eziyordu. Çünkü onların, kendisinin uygulamalarına karşı koruyabilecek bir güçlerinin olmadığını görmüştü. O bakımdan onlara hiçbir şekilde önemsemiyordu. nlara yaptığı uygulamalarla “oğullarını boğazlıyor ve kadınlarını da hayatta bırakıyordu.” Durum bu hale kadar ulaşmıştı. Bunu da onların çoğalıp kendi topraklarında kendilerini geriletmelerinden ve yönetimi ellerine geçirmelerinden korktuğu için yapmıştı. “Gerçekten o” dini ıslah etmek, dünya işlerini de düzene koyma maksadı gütmeyen “bozgunculardan idi.” Bu onun yeryüzündeki fesatlarının bir parçası idi.
5. “Biz ise o ülkede ezilenlere” onların ezilmesine sebep teşkil eden hususları ortadan kaldırmak, onlara karşı direnenleri helâk etmek, onlara karşı çıkanları yardımsız ve güçsüz kılmak sureti ile “lütufta bulunmak, onları” dinde “önderler yapmak ve onları” yeryüzünde, âhiretten önce dünyada güzel âkıbete sahip olmak sureti ile “varis kılmak istiyorduk.” Önder olmak ise zayıflık hali ile birlikte gerçekleşmez. O bakımdan bu, yeryüzünde tam bir güç, iktidar ve imkan sahibi kılınmayı kılınmayı gerektiriyordu.
6. “Yine onlara o ülkede güç ve imkân verelim…” İşte şanı Yüce Allah, bütün bunları gerçekleştirmeyi murad etmişti ve iradesi ile de bunları yerine getirdi. ynı şekilde “Firavun’a”, onun veziri “Hâmân’a ve” kendileri vasıtası ile güç ve kudret sahibi oldukları, onlarla bölgeleri ele geçirip üstünlük sağlayarak azdıkları “ordularına da, onlardan” yani ezdikleri o kesimden “yana çekindikleri” yurtlarından çıkarılmak vb. gibi “o (kötü sonu) gösterelim” istiyorduk. Nitekim Firavun ve kavminin, İsrailoğullarını toptan imha etmeyip de sadece güçlerini kırmalarının ve kuvvet kaynağı olan evlatlarını öldürmelerinin sebebi de bu korku idi. üce Allah işte bütün bunları gerçekleştirmeyi murad etmişti. O, bir işi gerçekleştirmeyi diledi mi sebeplerini kolaylaştırır, yollarını açar. Bu iş de böyle idi. O, bu ilâhî maksada ulaştıracak sebepleri dostlarının da düşmanlarının da aklına gelmeyecek bir şekilde takdir etti ve uygulamaya koydu ki bunların ilki, şanı Yüce Allah'ın İsrailoğullarının kurtarıcısı olarak takdir etmiş olduğu rasûlü Mûsâ’yı yaratmasıdır.
7. Mûsâ aleyhisselam’ın dünyaya gelişi oldukça korkunç bir dönem olan oğulların boğazlandığı döneme rastgelmişti. Yüce Allah da annesine onu emzirmesini ve bir süre yanında tutmasını ilham etmişti. “Onun hakkında bir endişeye kapılırsan” yani herhangi bir kimsenin Mûsâ’nın doğum haberini onlara ulaştıracağını sezecek olursan kapalı bir sandık içinde “onu nehre” Mısır’daki Nil nehrine “bırak. Korkma ve üzülme! Çünkü Biz, seni ona kavuşturacağız ve onu peygamberlerden kılacağız.” üce Allah, ona oğlunu geri döndüreceğini, büyüyüp onların tuzaklarından kurtulacağını ve Allah’ın onu bir peygamber kılacağını müjdelemişti. Bu ise en üstün ve en değerli müjdelerdendir. ûsâ’nın annesine bu müjdenin verilmesi, kalbinin rahat bulması, endişe ve tedirginliğinin gitmesi içindi.
8. Anlaşılan o ki annesi Musa’ya bir zarar verileceğinden korkmuştu. O bakımdan emrolunduğu şeyi yaptı ve Mûsâ’yı suya bıraktı. Şanı Yüce Allah da Mûsâ’yı su vasıtası ile götürdü ta ki “Firavun hanedanı onu bulup… yanlarına aldılar.” Böylece Mûsâ onlar tarafından bulunmuş oldu. “sonunda kendilerine düşman ve keder olacağından (habersiz bir şekilde)” Yani onu almalarının bir sonucu ve bir âkıbeti olacaktı ki o da şu idi: Mûsâ aleyhisselam onlara bir düşman ve onları üzüntüye gark edecek bir keder olacaktı. Çünkü tedbirin kadere karşı bir faydası yoktur. İlâhî takdir, İsrailoğullarından yana korkup çekindikleri tehlikenin, Firavun ve hanedanının elleri altında, gözleri önünde ve onların himayesi altında büyümesini sağladı. yice düşünülüp tetkik edilecek olursa bu ilâhî takdirin kapsamı içerisinde İsrailoğulları lehine pek çok maslahatların gerçekleştiğini, başından pek büyük belâ ve sıkıntıların giderildiğini ve Mûsâ’nın risâletinden önce onlara yapılabilecek pek çok saldırı ve haksızlığın önlendiğini görürüz. Çünkü Mûsâ, Firavun krallığının liderlerinden birisi olmuştu. Tabii olarak o, kavminin haklarını savunacaktı. Çünkü kişilik olarak o, üstün gayretli ve son derece hamiyetli bir kimse idi. İşte bunun bir sonucu olarak şanı Yüce Allah’ın bize bir kısmını nakletmiş olduğu zilletleri ve aşağılanmaları ileri dereceye ulaşmış olan bu ezilmiş halkın bazı fertleri, -ileride açıklaması geleceği üzere- o ülkede üstünlük sağlamış, o zorba kavimle çekişip onlara karşı koyacak noktaya kadar ulaşmıştı. İşte bu, galibiyetin başlangıcı idi. İşlerin yavaş yavaş ve tedrici olarak ilerlemesi ve bir defada gerçekleşmemesi, şanı Yüce Allah’ın cereyan edegelen sünnetinin/kanunun bir parçasıdır. “Gerçekten Firavun, Hâmân ve o ikisinin orduları günahkar kimselerdi” Onlar günahkâr kimseler oldukları için Biz de bu günahkârlıkları sebebi ile onları cezalandırmak, onlara karşı hile ve tuzaklarının cezası olmak üzere karşı tuzaklar hazırlamak istedik.
9. Firavun hanedanı Mûsâ’yı sudan aldıktan sonra Yüce Allah, Firavun’un faziletli, üstün, değerli ve mü’mine hanımı Muzahim kızı Âsiye’nin kalbini ona ısındırdı. “Dedi ki:” Bu çocuk “benim için de senin için de bir sevinç kaynağıdır. Onu öldürmeyin.” Yani onunla gözlerimiz aydın olsun, hayatımız boyunca onun sebebi ile sevinelim. O yüzden onu öldürme, hayatta kalsın. “Belki bize faydalı olur yahut da onu evlât ediniriz.” Yani bu çocuk ya bizim faydamız ve hizmetimiz için çalışıp çabalayacak bir hizmetçi olur ya da onu bundan daha yüksek bir mertebeye çıkartıp onu evlat edinir, ona ikramda bulunur, yüksek bir kadir ve kıymet sahibi yaparız. anı Yüce Allah, Musa’nın bu sözleri söyleyen Firavun’un hanımına faydalı olmasını takdir etti. Mûsâ, onun gözbebeği durumunda oldu. Onu ileri derecede sevdi ve kendi öz evladı gibi bağrına bastı. Nihâyet büyüdü, Yüce Allah ona peygamberlik verdi. O da hiç beklemeden ona iman edip müslüman oldu. Allah o yüce hanımdan razı olsun ve onu razı etsin. anı Yüce Allah, Mûsâ hakkında bize bu sözleri ve konuşmaları nakletmekle birlikte onların durumunu “onlar (işin) farkında değillerdi” diye anlatmaktadır. Yani onlar, kudret kaleminin neler yazdığını, ilâhî takdirin ne olduğunu ve bu işin sonunun ne olacağını bilmiyorlardı, hiçbir şeyin farkında değillerdi. İşte bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Çünkü onlar, bunu fark etmiş olsalardı, elbette ona karşı farklı davranırlardı.
10. Mûsâ aleyhisselam’ın annesi, oğlunun yokluğu dolayısı ile ileri derecede üzüldü. Şanı Yüce Allah ona üzülmemesini ve korkmamasını emredip onu kendisine geri döndüreceğini vaat etmiş olmasına rağmen, beşeriyetinin bir gereği olarak kendisini tedirgin eden huzursuzluktan ötürü kalbi başka şeylerden yana bomboş oldu. “Şâyet (Allah'ın vaadine) inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik” ona sebat, sabır ve metanet vererek durumu açıklamasını önlemese idik “az kalsın bu durumu açıklayıverecekti.” Kalbinde bulunan duyguları açığa çıkartacaktı. üphesiz kula bir musibet gelip çatacak olur da buna karşı sabır ve sebat gösterecek olursa elbette bundan dolayı imanı artar. u buyruk, kulun sabır ve metanet göstermeyişinin, imanının zayıflığına delil olduğunu göstermektedir.
11. Mûsâ’nın annesi, Mûsâ’nın “kızkardeşine: Onu takip et, dedi.” Git, kardeşinin izini takip et. Kimse seni farketmeksizin veya senin maksadının ne olduğunu anlatmaksızın onun durumunu araştır. unun üzerine kızkardeşi de onun takip ederek gitti. “Onlar farkında olmadan onu uzaktan gözetledi.” Kızkardeşi öyle bir maksadı olmaksızın rastgele geçiyormuşçasına hareket ederek onu gözetledi. Bu ise son derece tedbirli olmanın ve dikkatli davranmanın bir sonucudur. Çünkü kardeşini görüp de onun için gelmiş olduğunu hissettirmiş olsa idi onu nehre bırakanın kendisi olduğunu zannedecekler, belki de onun aile halkına ceza olsun diye onu boğazlamayı kararlaştıracaklardı.
12. Yüce Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’a ve annesine olan lütfunun bir tecellisi olarak o, hiçbir kadının memesini kabul etmedi. Ona şefkatlerinden dolayı ve belki birisi onu emzirmek için ister ümidi ile çarşıya çıkardılar. Bu halde iken kızkardeşi yanlarına geldi ve “Sizin için onun bakımını üstlenecek hem de ona iyi bakacak bir aile göstereyim mi?” dedi” Onların bütün maksatları da bu idi. Zira onu çok sevmişlerdi. Yüce Allah da onun başka annelerin memelerini almasını engellemişti. Öleceğinden korkmuşlardı. Kızkardeşi de onlara onu gereği gibi koruyup himaye edecek ve ona iyilikte bulunacak bir aile halkını gösterip onlara vermeye teşviki ifade eden bu sözleri söyleyince, hemen onun teklifini kabul ettiler. Kızkardeşi de onlara bu aile halkının kimler olduğunu bildirdi ve onlara yol gösterdi.
13. “Böylece” daha önceden kendisine vaat ettiğimiz şekilde “anasını ona kavuşturduk ki gözü aydın olsun da üzülmesin” Çünkü oğlundan yana güven ve huzur içinde, son derece mutlu idi. Ayrıca çokça ücret alarak onu kendi yanında büyütecekti. “Ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin.” İşte Biz, ona vaat ettiklerimizin bir bölümünü gözle görülecek şekilde gösterdik. Bununla kalbi huzur bulsun, imanı artsın ve Allah’ın, onun korunması ve ona risalet verilmesi hususundaki vaadinin pek yakında gerçekleşeceğini bilsin diye böyle yaptık. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Onlar sebebi elverişli görmeyecek olurlarsa bu, imanlarını sarsar, tereddüde düşerler. Çünkü Yüce Allah’ın üstün işler ve oldukça değerli maksatlardan önce zorlu engelleri ve imtihanları takdir ettiğini bilmezler. ûsâ aleyhisselam, böylece Firavun hanedanı yanında, onların saltanatları dahilinde yaşadı. Onların bineklerine biniyor, onların giysilerini giyiyordu. Annesi de bundan dolayı huzur içerisinde idi. Böylelikle onun süt annesi olduğu da artık kabul edilmişti. O bakımdan annesinin yanından ayrılmayışını ve onun da ona şefkat duymasını kimse tepki ile karşılamıyordu. üce Allah’ın bu lütfunu, peygamberi Mûsâ’yı yalan söylemekten koruyuşunu ve annesi ile kendisi arasında bütün insanlarca görülen bu derece bağlılığı kolaylaştırışı düşünmeye değer. Zira bu bağlılık, insanların gözünde süt emzirmesi dolayısıyla idi ve onlara göre Musa, süt annesi olduğu için ona anne diyordu. O bakımdan gerek onun, gerekse başkalarının bütün bu hususlarda söyledikleri sözlerin çoğu, bu yönden doğru ve gerçek idi.
14. Mûsâ aleyhisselam “ergenlik çağına varıp olgunlaşınca” kuvvet, akıl ve tedbir açısından çoğunlukla kırk yaşları dolaylarında erişilen çağa ulaşıp da bu hususlar onda kemale erince “ona hüküm/hikmet ve ilim verdik.” Yani kendisi vasıtası ile şer’î hükümleri bileceği, insanlar arasında da hüküm vermesini sağlayacak bir hikmet ve pek çok ilim verdik. “İşte ihsan sahiplerini biz, böyle mükâfatlandırırız.” Allah’a ibadetlerini ihsan ile yapan, Allah’ın kullarına ihsanda/iyilikte bulunan kimselere Allah, ihsanlarına uygun olarak kendilerine ilim ve hikmet verir. u da Mûsâ aleyhisselam’ın ihsanın kemâl derecesinde olduğunu göstermektedir.
15. “(Bir defasında Musa) şehre ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte girdi.” Bu ya öğle uykusuna yatıldığı vakit yahut da insanların etrafta bulunmadığı, çevrelerinden habersiz kaldıkları başka herhangi bir vakitte olmuştu. “Orada birbiri ile dövüşen iki adam gördü.” Birbirleri ile kavga ediyor, biri diğerine vuruyordu. “Biri kendi kavminden” yani İsrailoğullarından “dieri ise düşmanlarından idi.” Kıptilerden idi. “Kavminden olan düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi.” Zira o, meşhur olmuş ve onun artık İsrailoğullarından birisi olduğunu insanlar öğrenmişti. Onun kavminden olan kimsenin Mûsâ aleyhisselam’dan yardım istemesi, Mûsâ aleyhisselam’ın hükümdarlık ve saltanat hanedanı arasında kendisinden korkulacak birisi olduğunun ve ondan bir şeyler umulacak bir seviyeye gelmiş olduğunun da delilidir. “Mûsâ ona” yani İsrailoğullarına mensup kimsenin yardım isteğini kabul ederek düşmanına “bir yumruk attı” bu yumruğu güçlü bir darbe olduğundan ve Mûsâ aleyhisselam’ın kuvvetinden dolayı “(istemeden) onu öldürdü” Bu işten dolayı pişman oldu ve: “Bu şeytanın işidir.” Onun süslü gösterdiği ve vesvesesinin yol açtığı şeylerdendir. “Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır.” Onun apaçık düşmanlığı ve insanları saptırmaya aşırı tutkunluğu dolayısı ile benim elimden bu iş çıktı, “dedi.” 16. Böylece Mûsâ, Rabbinden bağışlanma diledi. “Zira O, Ğafûrdur, Rahîmdir” Özellikle de Mûsâ aleyhisselam’ın yaptığı gibi kendisine tevazu ile yalvarıp yakaranlara, tevbe etmekte ve O’na yönelmekte ellerini çabuk dönenlere karşı böyledir. 17. Mûsâ aleyhisselam “dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimete” tevbe, mağfiret ve pek çok nimetlere “karşılık artık günahkârlara arka çıkmayacağım.” Onlara hiçbir şekilde yardımcı olmayacağım. Masiyet üzere hiçbir kimseye yardım etmeyeceğim. u, onun Yüce Allah’ın kendisine olan lütfu sebebiyle Kıptiyi öldürmek sureti ile işlediği fiilde olduğu gibi hiçbir günahkâra yardımcı olmayacağına dair verdiği bir sözdü. Bu da kulun, üzerindeki nimetler dolayısı ile iyilik yapmasının ve kötülükleri terk etmesinin gerektiğini ifade etmektedir.
18. Mûsâ aleyhisselam düşmanlarından olan kişiyi öldürdükten sonra “şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahı etti.” Firavun hanedanı kendisinin farkına varacak mıydı, varmayacak mıydı? O, İsrailoğullarından Mûsâ’nın dışında böyle bir işe hiç kimsenin cesaret edemeyeceğinin anlaşılacağını bildiğinden dolayı korkmuştu. ûsâ aleyhisselam bu halde iken “bir de baktı ki dün kendisinden” düşmanına karşı “yardım isteyen kişi yine” bir başka Kıptiye karşı “ondan imdat diliyor!”“Mûsâ ona” bu hali dolayısı ile onu azarlayarak “Gerçekten sen besbelli azgın” azgınlığı ve suça cüretkârlığı açıkça ortada olan “bir kimsesin, dedi” 19. Mûsâ “ikisinin de” yani hem kendisinin hem de kendisinden yardım isteyen, İsrailoğullarına mensup kişinin “düşmanı olan kişiyi yakalamak isteyince...” Yani Kıptilerden olan kişi ile İsrailoğullarından olan kişi arasındaki çekişme sürüp gitti. İsrailoğullarından olan kişi de Mûsâ aleyhisselam’dan yardım isteyip durdu. Nihâyet Mûsâ hamiyete geldi ve Kıptiyi yakalamak istedi. Kıpti de kendisini öldürme isteğine karşı onu azarlamak üzere “dedi ki: Ey Mûsâ! Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? (Anlaşılan) sen bu ülkede ancak bir zorba olmak istiyorsun.” Çünkü yeryüzünde zorbalık yapanın en büyük işlerinden birisi, haksız yere insanları öldürmektir. “Islâha çalışanlardan olmak istemiyorsun.” Çünkü sen, ıslah edicilerden olmayı isteseydin herhangi bir kimseyi öldürmeksizin benimle onun arasına girerdin, bizi ayırırdın. Bunun üzerine Mûsâ onu öldürmekten vazgeçti. Onun verdiği öğüdü dinledi ve yaptığı azardan etkilendi.
20. Bu iki olaya ve Mûsâ aleyhisselam’ın yaptıklarına dair haberler etrafa yayıldı. Nihâyet Firavun çevresinin ileri gelenleri ve Firavun, onu öldürmenin planlarını yapmaya koyuldular ve bu hususta görüş alışverişi yaptılar. Yüce Allah da takdiriyle öğüt veren o adamı yönlendirdi ve bu adam, Mûsâ aleyhisselam’a ileri gelenlerin almış olduğu kararı çabucak ulaştırdı. “Derken şehrin uzak köşesinden bir adam koşarak geldi.” Yani Mûsâ aleyhisselam’ın iyiliğini istediğinden ve o habersiz iken ona bir zarar vereceklerinden korktuğundan dolayı koşa koşa ona geldi ve “dedi ki: Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşüyorlar.” Hemen şehirden “ayrıl! Gerçekten ben senin iyiliğin için öğüt veriyorum.” Mûsâ aleyhisselam da onun öğüdünü tuttu.
21. “Bunun üzerine” öldürüleceğinden endişe ettiği için “korku içinde (etrafı) gözetleyerek şehirden ayrıldı” ve dua ederek “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar, dedi.” Çünkü o, işlediği günahtan, öldürme kastı gütmeksizin sırf kızgınlıktan yaptığı o işten tevbe etmişti. O bakımdan onların kendisi hakkındakı bu tavırları onların bir zulmü ve cüretkârlıkları idi.
22. “Medyen’e doğru” yani Filistin topraklarının güney tarafında bulunan ve Firavun’un hakimiyet alanı içerisinde olmayan Medyen’e doğru gitmek üzere o tarafa yüzünü çevirince “Umarım Rabbim bana doğru yolu gösterir, dedi.” Beni oraya kolaylıkla, rahatlıkla ulaştıracak, en kısa yola iletir, diye temennide bulundu. Yüce Allah da ona doğru yolu gösterdi ve böylece o da Medyen’e ulaştı.
23. “Medyen suyuna varınca onun başında” davarlarını “sulayan bir grup insan buldu.” Çünkü oranın ahalisi, davarları çok kimselerdi. “Onların berisinde de” yani bu insanların berisinde duran ve koyunlarını diğerlerinin suladığı yerden uzak tutmak için “alıkoyan iki hanım gördü.” Çünkü bu iki hanım, erkeklerin arasında sıkışmak istemiyorlardı. Erkekler ise bu konuda bencillik ediyor, onların davarlarını sulama erdemini göstermiyorlardı. Mûsâ aleyhisselam onlara:“Neyiniz var?” Sizin bu durumunuzun sebebi ne? “dedi.” “Onlar da: “Çobanlar (hayvanlarını) sulayıp gitmedikçe biz (aralarına sokulup hayvanlarımızı) sulamayız.” Yani öteden beri durum şöyledir: Çobanlar davarlarını sulayıp gitmedikçe biz sulama imkânını bulamıyoruz. Onlar gidip suyun etrafı tenhalaştığında biz de davarlarımızı suluyoruz. “Babamız da çok yaşlı bir ihtiyardır, dediler.” Yani o, davarları sulayacak güçte değildir. Bizim de buna gücümüz yok, ayrıca bu çobanlarla birlikte sulayabilecek güce sahip erkeklerimiz de yok.
24. Mûsâ aleyhisselam onların bu hallerine acıdı ve “Onların yerine (hayvanlarını) suladı.” onlardan herhangi bir ücret istemeksizin ve Yüce Allah’ın rızasından başka hiçbir maksat gözetmeksizin davarlarını onlara suladı. Davarlarını suladığı vakit oldukça sıcak bir gün ortası idi. Zira Allah’ın:“Sonra bir gölgeye çekilip” buyruğu buna delildir. Yani yorulduktan sonra dinlenmek üzere o gölgeye çekildiğinde Rabbinden rızık isteyerek:“Rabbim, gerçekten bana göndereceğin her tür hayra muhtacım, dedi.” enim, Senin bana doğru yönlendireceğin ve bana elde etmeyi kolaylaştıracağın her hayra ihtiyacım var. Bu, Mûsâ’nın hali ile bir dileğini ifade etmesidir. Hal ile yapılan dilek ise şüphesiz dil ile yapılan dilekten daha ileridir.
25. O, bu hal ile Rabbine dil dökerek dua ve niyazlarını sürdürdüğü sırada o iki hanım, babalarının yanına gitmiş ve başlarından geçeni ona bildirmişlerdi. Babaları onlardan birisini Mûsâ aleyhisselam’a gönderdi. “Derken o iki hanımdan biri, haya içerisinde yürüyerek” geldi. Bu, onun oldukça şerefli, haysiyetli ve güzel ahlaklı biri olduğunun delilidir. Çünkü haya, üstün ahlâkî değerlerdendir. Özellikle de kadınlarda böyledir. yrıca bu, Mûsâ’nın yapmış olduğu bu sulama işinde normalde kendisinden çekinilmeyen bir ücretli işçi veya hizmetkâr durumunda olmadığını, aksine izzet-i nefis sahibi bir kişi olduğunu göstermektedir. O nedenle bu kadın, Mûsâ’nın güzel ve üstün ahlâka sahip oluşunu gördüğü için ondan utanma gereğini hissetmişti. na dedi ki:“Babam, bizim yerimize sulamanın ücretini sana vermek için seni çağırıyor.” Yani sana lütuf ve ihsanda bulunmak için çağırmıyor, aksine öncelikle bize iyilikte bulunan sen oldun. Babamın seni çağırmaktan maksadı yapmış olduğun bu iyiliğinin mükâfatını vermektir. ûsâ da onun isteğini kabul etti. “Onun yanına gidip (başından geçen) olayı ona anlatınca” yani kaçmasını gerektiren sebepten başlayarak buraya kadar başından geçen olayları anlatınca o, korkusunu teskin etmek ve gönlünü hoş tutmak maksadı ile ona:“Korkma! O zalim toplumdan kurtuldun, dedi” Yani korkun artık son bulsun. Çünkü Allah, seni onlardan kurtarmış bulunuyor. Sen onların egemenlikleri altında olmayan bu yere ulaşmakla kurtulmuş bulunuyorsun.
26. “O iki hanımdan biri” iki kızından “biri dedi ki: Babacığım onu ücretle tut.” Koyunları otlatıp sulamak üzere ücretle çalışan bir kişi olarak onu yanında tut. “Çünkü senin ücretle tutacağın en iyi kişi, güçlü ve güvenilir olandır (ki bu da öyledir).” Yani Mûsâ ücretle tutulacakların en iyisidir. Çünkü o, hem güçlü, hem de güvenilir bir kimsedir. Güç ve kudreti kendisinde bulunduran, diğer taraftan güvenilir olup hainlik etmeyen kimse, ücretle çalıştırılmak için en iyi ve en uygun kimsedir. Ücretle olsun veya olmasın herhangi bir işte bu iki niteliğin, görevlendirilecek kimsede göz önünde bulundurulması gerekir. Çünkü dengesizlikler, ancak bunların her ikisinin veya birisinin yokluğu ile ortaya çıkar. Bu iki niteliğin bir arada bulunması halinde ise yapılan iş tam olur ve eksiksiz yapılır. u kızın bu sözleri söylemesine sebep ise koyunları suladığı vakit Mûsâ’nın güç ve gayretini görmesi, buna tanık olması, onun ne kadar güvenilir ve ne kadar dinine bağlı bir kişi olduğunu müşahade etmesidir. Herhangi bir şekilde kendisine faydalı olmalarını ummadığı halde onlara merhamet edip acıdı. Onun bundan maksadı da sadece Allah’ın rızası idi.
27. Medyenli olan o zat Mûsâ aleyhisselam’a “dedi ki: Sekiz yıl bana ücretle çalışmana karşılık” benim yanımda ücretle çalışman şartı ile “bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on yıla tamamlarsan bu, senin bir iyiliğin olur.” Bu, senin kendiliğinden yapacağın bir bağış olur. Senin bir görevin değildir. “Bununla beraber sana zorluk çıkarmak istemem” yani on yıl ücretli çalışmanı kesinleştirmek sureti ile seni zora sokmak istemem. Ya da ben, çok ağır işlerle seni yükümlü tutayım diye seni ücretle tutmak istemiyorum. Aksine hiçbir zorluğu bulunmayan, gâyet kolay bir iş için seni tutmak istiyorum. “İnşaallah benim iyi biri olduğumu göreceksin.” Bu sözleri ile işin kolaylığını ve ona güzel davranacağını belirterek bu işi kabul etmeye onu teşvik etti. Bu da salih insanın huyunu mümkün olduğunca güzelleştirmesi gerektiğine ve bu konuda ondan beklenenin, salih olmayan kimseden beklenenden daha ileri olduğuna delildir.
28. Mûsâ aleyhisselam, onun kendisinden istediklerini kabul ederek “dedi ki: Bu seninle benim aramdadır.” Yani senin söz konusu ettiğin bu şartı ben kabul ediyorum ve böylelikle benim ile senin aranda koşulan bu şartlar tamamen kabul edilmiş olmaktadır. “İki süreden hangisini doldurursam doldurayım” Yani ister yerine getirmekle yükümlü bulunduğum sekiz yıl süre ile çalışayım, isterse de ondan fazlası olan süreyi tamamlayayım “(sözümü tutmuş olurum ve) bana bir haksızlık yapılamaz.”“Allah da söylediklerimize şahittir.” Bizi görüp gözetmekte ve bu sözleşmemizi bilmektedir. u iki hanımın babası olan Medyenli bu zat, çoğu kimsenin zannettiği gibi peygamber olan Şuayb aleyhisselam değildir. Çünkü buna dair herhangi bir delil yoktur. Burada en fazla şu ifade edilebilir. Şuayb aleyhisselam da Medyenli idi. Bu olay da Medyen’de cereyan etmiştir. Ama bu iki olayın bağlantılı olmasını gerektiren nedir? Diğer taraftan Mûsâ aleyhisselam’ın Şuayb aleyhisselam’ın dönemine yetiştiği bilinmemektedir. Kaldı ki onunla bizzat görüştüğü nasıl bilinsin? âyet o kişi Şuayb aleyhisselam olsa idi şüphesiz Yüce Allah, bundan söz eder ve o iki hanım da onu ismen zikrederlerdi. Diğer taraftan Yüce Allah Şuayb aleyhisselam’ın kavmini kendisini yalanladıkları için helâk etmiştir. Geriye sadece ona iman edenler kalmıştır. Şanı Yüce Allah da ona iman eden kimseleri, peygamberlerinin kızlarının davarlarını sulamasına engel olmaktan, bu nedenle de yabancı bir kimsenin gelip onlara iyilik yaparak onların davarlarını sulayacak kadar ihmalkâr olmaktan korumuş olmalıdır. uayb aleyhisselam’ın kendisi de Mûsâ aleyhisselam’ın kendisinin yanında çobanlık etmesine ve kendisine işçi olmasına razı olmazdı. Çünkü Mûsâ aleyhisselam ondan daha faziletli ve derece itibari ile ondan daha üstün idi. Ancak “Bu durum Mûsâ aleyhisselam’ın peygamberliğinden önce olmuştu”, denilebilir ki bu takdirde bir problem kalmaz. Durum ne olursa olsun, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş sahih bir nakil olmaksızın o zatın, peygamber Şuayb olduğu görüşü, güvenilir bir görüş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
29. “Mûsâ süreyi doldurup...” bunun bitirmesi gerekli olan süre yahut da Mûsâ’dan beklendiği ve vefakârlığından umulduğu üzere fazla olan süre olma ihtimali vardır. Süreyi tamamlayınca kendi ailesini, annesini, aşiretini ve vatanını özledi. Aradan geçen uzun süre sebebi ile kendisinden sadır olan işleri unuttuklarını düşündü. “Ailesi ile” Mısır’a doğru “yola çıkınca Tûr’un yan tarafında bir ateş fark etti. Ailesine: Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size oradan bir haber veya ısınmanız için bir parça ateş getiririm, dedi” Çünkü ailesi soğuktan oldukça etkilenmişti ve yolu da kaybetmişlerdi.
30. “Oraya varınca o mübarek bölgedeki vadinin sağ yanında bulunan o ağaçtan ona şöyle nida edildi: Ey Mûsâ, şüphesiz Ben âlemlerin Rabbi Allah’ım.” Bu buyrukla Yüce Allah ona, ulûhiyet ve rubûbiyetini haber verdi. Bu, kendisine ibadet etmesini ve kendisini ilâh bilerek buyruklarına bağlı kalmasını emretmesi anlamına da gelir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede bu husus açıkça dile getirilmektedir:“Öyleyse Bana ibadet et ve Beni zikretmek için namazı dosdoğru kıl!”(Tâhâ, 20/14)
31. “Asanı (yere) at.” Emir üzere asasını yere bıraktı. “Onun çevik” ve dehşet verici büyüklükte bir erkek “yılan gibi” hızlıca ve dehşetli bir görünüm içinde “hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Çünkü korku ve dehşet, kalbini büsbütün kaplamıştı. üce Allah ona:“Ey Mûsâ! Geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın.” dedi. Bu, teminat ve güvenlik ifade eden ve korkmamak gerektiğini ortaya koyan çok açık bir ifadedir. Çünkü Yüce Allah’ın:“Geri gel” buyruğu, geri gelmesini gerektirdiği gibi bu emre uymasını da gerektirmekteydi. Fakat onun geri dönmekle birlikte yine korkmasına sebep teşkil eden durum devam ediyor olabilirdi. O bakımdan “ve korkma” diye buyurdu. Böylelikle ona iki emir verilmiş oluyordu: Geri dönmesi ve kalbinde korku kalmaması. Fakat geriye bir ihtimal daha kalmaktadır. O da korkmaksızın geri dönmekle birlikte hoşlanmadığı bu hale karşı güvenlik altında bulunmayabilir ve korunması söz konusu olmayabilirdi. O bakımdan Yüce Allah ona:“Çünkü sen güven içinde olanlardansın” buyurdu. şte o vakit, o sakınılan durum bütün yönleri ile bertaraf edilmiş oldu. Mûsâ aleyhisselam korkmaksızın ve dehşete kapılmaksızın tam bir güven içinde ve Rabbinin kendisine hayırlı şeyler göstereceğinden ümitle geri döndü. İmanı artmış ve yakînî tamamlanmış bulunuyordu. Bu, Yüce Allah’ın Firavun’a gitmeden önce kendisine göstermiş olduğu bir mucize idi. Bununla tam bir yakîne sahip olması ve böylelikle Firavun’a karşı daha cesur, daha güçlü ve daha dirençli olması sağlanmıştı.
32. Daha sonra Yüce Allah ona bir diğer mucizeyi göstermek üzere dedi ki:“Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Yüce Allah’ın belirttiği üzere elini yakasından içeri sokup çıkardı. “Korkudan dolayı (açılan) kolunu kendine çek.” Yani korku ve dehşetinin yok olması için elini yan tarafına bitiştir. “İşte bunlar” yani asanın yılana dönüşmesi ile elinin parlak olarak koynundan çıkması, “Firavun’a ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden” gelmiş oldukça kesin ve tartışılmaz “iki delildir. Şüphesiz onlar, fasık bir toplumdur.” Tek başına uyarıp korkutmak ve peygamberin onlara emirler vermesi, onlar için yeterli gelmez. O bakımdan göz kamaştırıcı mucizelerin de bulunması kaçınılmazdır. Tabi fayda sağlayacaksa.
33-34. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselam Rabbine karşı özür beyan ederek, kendisine verilen bu yüke karşı yardım dileyerek ve Rabbinden, çekindiği hususları izale etmesi maksadı ile karşılacağı engelleri dile getirerek “dedi ki: Rabbim! Ben onlardan bir kişi öldürmüştüm. O nedenle beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn’un dili de benden daha akıcıdır. O nedenle onu da beni tasdik edecek bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder.” Zira birbirini destekleyen haberler ile hakkın gücü artar. “Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.” Yüce Allah da onun isteğini kabul etti.
35. “Buyurdu ki: Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz.” Onunla sana yardımcı olacak ve gücüne güç katacağız. Daha sonra Yüce Allah, onlardan birisini öldürmüş olmasından dolayı duyduğu çekinceyi izale ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve ikinize öyle bir güç vereceğiz ki” sahip olduğunuz deliller ve ilâhî heybetle düşmanlarınıza karşı size öyle bir güç ve imkân vereceğiz ki “onlar size ilişemeyecekler. Âyetlerimiz/mucizelerimiz sayesinde…” Âyet ve mucizelerimizin hakka delil teşkil etmeleri ve onları görenlerin dehşete düşmeleri sayesinde size ilişemeyeceklerdir. Bunlar sayesinde siz böyle bir güce ulaşacaksınız. Bunlar sayesinde düşmanlarınızın size karşı girişecekleri tuzakların etkisi ortadan kalkacak ve bu âyetler, sizin için sayıca kalabalık araç ve gereçleri bulunan ordulardan daha büyük bir güç kaynağı olacaktır. “Siz ve size uyanlar, galip geleceksiniz.” Bu, o zamanın şartları içerisinde Mûsâ daha tek başına iken, ülkesinden kaçmış bir kimse olarak ülkesine geri dönerken ona verilmiş bir söz idi. Nihâyet işler ilerledi, gelişme gösterdi, halden hale intikal etti. Sonunda Allah, ona verdiği sözü gerçekleştirdi. Kulların ve ülkelerin başına onu getirdi. Mûsâ ve ona tâbi olanlar, üstün gelenler oldular.
36. Mûsâ aleyhisselam Rabbinin kendisine vermiş olduğu risalet görevi ile gitti. “Mûsâ onlara apaçık” söylediklerine açıkça delâlet eden, kusursuz ve hiçbir kapalılığı bulunmayan “âyetlerimizi/mucizelerimizi getirince” zulme saparak büyüklük taslayarak ve inat göstererek “dediler ki: Bu, ancak düzmece bir sihirdir.” Nitekim Firavun, hakkın açıkça ortaya çıkıp batıla üstünlük sağladığı, batılın da yok olup gittiği ve işlerin gerçek mahiyetini bilen sihir işinin ileri gelenlerinin Mûsâ’ya boyun eğdiği o vakit de şu sözleri söylemişti:“Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.”(Tâ-Hâ, 20/71) İşte bu, zeki ama temiz ve iyi niyetli olmayan bu kişinin yaptığı hile ve tuzaklardandır ki Yüce Allah, bize bunları anlatmaktadır. Halbuki O “bütün bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini”(el-İsra, 17/102) pek iyi biliyordu. Fakat onun bedbahtlığı ona baskın gelmişti. “Ayrıca biz, önceki atalarımız arasında da böyle bir şey işitmedik.” Bu hususta yalan söylüyorlardı. Çünkü Yüce Allah, şu buyruğunda da dile getirdiği gibi Mûsâ’dan önce Yusuf’u -ikisine de selâm olsun- onlara peygamber olarak göndermişti:“Andolsun önceden Yusuf da size apaçık belgeler ile gelmiş idi. O zamanlar da size getirdiğinden şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o, vefat ettiğinde de: Allah ondan sonra artık asla bir daha peygamber göndermez, dediniz. Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri işte böyle saptırır.”(el-Mümin, 40/34)
37. “Mûsâ” kendilerine getirdiğinin bir sihir ve sapıklık olduğunu, kendilerinin izlemekte olduğu yolun da doğru olduğunu ileri sürmeleri üzerine “dedi ki: Rabbim, kendi katından olan hidâyeti kimin getirdiğini de dünya yurdunun (güzel) âkıbetinin kimin olacağını da çok iyi bilir.” Yani size karşılık vermek, apaçık âyetleri açıklamak bir fayda sağlamadığına göre ve sizler kendi sapıklığınızda devam edip küfrünüz üzere diretmekten başkasını kabul etmediğinize göre şunu bilin ki Allah, kimin hidâyet üzere olduğunu, kimin olmadığını bildiği gibi güzel âkibetin bizim mi yoksa sizlerin mi olacağını da bilir. “Doğrusu zalimler iflah olmazlar.” Böylelikle güzel âkibet, kurtuluş ve umduklarını elde etmek, Mûsâ’ya ve ona uyanlara nasip oldu. Dğerleri ise hüsrana uğradılar, kötü âkıbetle karşı karşıya kaldılar ve helâk olup gittiler.
38. “Firavun” Rabbine karşı küstahlık ederek, kıt akıllı kavmine karşı da gerçekleri tersyüz edip sulandırarak dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum.” Sizin ilâhınız ve mabudunuz sadece benim. Eğer benden başka bir ilâh bulunsaydı elbette ben onu bilirdim. Firavun’un “Sizin benden başka hiçbir ilâhınız yoktur” demeyip de “Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum” diyerek sözünü ne kadar dikkatle kullandığına dikkat edilim. Çünkü onlara göre Firavun üstün bir bilgindir. Ne derse doğru söyler, ne emrederse ona itaat ederlerdi. endisinden başka ilâh olduğu ihtimalini içeren bu sözü söyleyince bu ihtimali ihtiva eden fakat böyle bir ilâhın bulunmadığını ortaya koyan bu olumsuzlayıcı ifadenin gerçekliğini ortaya koymak üzere Hâmân’a şunları söyledi:“Benim için çamura ateş yak.” Böylelikle ona pişmiş çamurdan tuğla yapacaktı. “Bana yüksek bir kule yap” yüksekçe bir bina yap “Belki (ona çıkıp) Mûsâ’nın ilâhını görürüm. Zira ben, onun kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” Fakat biz, bu düşüncemizin bir hakikat olduğunu ve Mûsâ’nın yalan söylediğini size göstereceğiz. üce Allah’a karşı hiçbir insanın cesaret edemediğ şu küstahlığa dikkatle bakalım: Mûsâ’yı yalanladı, kendisinin ilâh olduğunu iddia etti, başka bir hak ilâhın olduğunu bilmediğini söyledi. Mûsâ’nın ilâhına ulaşmak için de gerekli yolları denedi, hazırlıkları yaptı. Bütün bunlar ise boş bir propagandadan ibaretti. Ancak ülkenin büyükleri, önderleri, ülkenin işlerini çekip çevirenler olduklarını iddia eden şu ileri gelenlere hayret etmek gerekir. Bu adam, nasıl onların akılları ile oynadı ve onları hafife aldı? Bunun sebebi, onların değişmez nitelikleri olan fâsıklıklarıdır. Bu fasıklık, onların dinlerini ifsâd etti. Buna bağlı olarak akılları da fesâda uğradı. Allah’ım! İman üzere sebat dileriz Senden. Bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma! Sen bize kendi katından bir rahmet bağışla! Şüphesiz sen çok bağışlayıcısın.
39. “O da orduları da o ülkede haksız yere büyüklendiler.” Allah’ın kullarına karşı büyüklük tasladılar, onları en kötü ve ağır şekilde işkencelere uğrattılar. Allah’ın peygamberlerine, onların getirdikleri âyet ve mucizelere karşı büyüklenip onları yalanladılar. İzlemekte oldukları yolun onlarınkinden daha üstün ve değerli olduğunu iddia ettiler. “Ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” Bundan dolayı bu küstahlığı gösterdiler. Yoksa Allah’a döneceklerini bilip buna inanmış olsalardı böyle yapmazlardı.
40. İnatları ve azgınlıkları devam edince “biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zalimlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!” O âkıbet, en kötü ve en hüsranlı bir âkibettir. Bu dünyevî âkibetin hemen arkasından sürekli ve kesintisiz bir ceza olan uhrevî âkibet de vardır.
41. “Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık.” Yani Firavun’u ve onun ileri gelenlerini, arkalarından gidenleri ve kendilerine uyanları hüsranlık ve bedbahtlık yurduna götüren önderlerden kıldık. “Kıyamet gününde onlara” Allah’ın gazabına karşı “yardım da edilmez.” O azabı kendilerinden uzaklaştıramayacak kadar güçsüz olacaklardır. Allah’ın dışında onların dostları ve yardımcıları olmayacaktır.
42. “Bu dünyada” dünyevi ceza ve rüsvaylıklarını daha da artırmak üzere “peşlerine bir lânet taktık.” Onlara lanet olunur. İnsanlar onlardan kötülükle söz ederler. Onları yererek ve nefretle onlardan söz ederler. Bu, görülen bir durumdur. Onlar, dünyada lanete uğramışların önderleri ve önde gelenleridirler. “Kıyamet gününde de onlar iğrenilen kimselerden olacaklardır.” Rahmetten uzaklaştırılmış, fiilleri tiksinti veren, hem Allah’ın, hem de yaratılmışların gazabına hatta bizzat kendilerinin gazabına uğramış kimselerdirler.
43. “Andolsun” toplu helâk edilişin son örneği olan Firavun ve askerleri olan “ilk nesilleri helâk ettikten sonra Mûsâ’ya, insanlar için basiret, hidâyet ve rahmet olmak üzere kitabı” yani Tevrat’ı “verdik.” Bu buyruk, Tevrat’ın indirilişinden sonra toplu helâkin sona erdiğine ve artık kâfirlere karşı kılıçla cihadın meşrû kılındığına delildir. u kitap “insanlar için basiret” olmak üzere verilmiştir. Yani Yüce Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’a indirdiği Kitapta insanlar için basiretler vardır. Bunlar vasıtası ile onlar, kendilerine neyin fayda sağlayacağını ve neyin zarar vereceğini görüyorlardı. Böylelikle isyankâra karşı gerekli delil ortaya konulmuş ve bunlardan da mü’minler gerektiği şekilde yararlanmış oluyorlardı. Bu basiretler, mü’min hakkında böylelikle rahmet ve dosdoğru yola ileten bir hidâyet olmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah:“...hidâyet ve rahmet olmak üzere Kitabı verdik ki düşünüp öğüt alsınlar” buyurmaktadır.
44. Yüce Allah, Rasûlü’ne gayba dair bu haberleri anlattıktan sonra kulların dikkatlerini bunun katıksız ilâhî bir haber olduğuna, vahiy dışında peygamberin bunları bilmesine imkân bulunmadığına çekmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Biz, Mûsâ’ya o (peygamberlik) görevini verdiğimizde sen” Tûr dağının “batı tarafında değildin. Sen” buna “tanık olanlardan da değildin” ki bu yolla ona dair bilgi sana ulaşmış, denilebilsin.
45. “Fakat Biz (Musa’dan sonra) nice nesiller yarattık da onlar (rahat içinde) uzun ömürler sürdüler (ve hep böyle gidecek sandılar).” İlmin izleri silindi, Allah’ın âyetleri unutuldu. Biz de seni sana öğrettiklerimize ve sana gönderdiğimiz vahye şiddetle ihtiyaç bulunan bir zamanda peygamber olarak gönderdik. “Yine sen Medyen halkı arasında yaşamış” ikamet etmiş “ve âyetlerimizi onlara okuyup da (bu kıssayı onlardan öğrenmiş) biri de değilsin.” Yani onlara bu âyetleri okuyan ve onlardan öğrenen bir kimse değilsin ki Mûsâ’nın Medyen’deki durumu ile ilgili olarak vermiş olduğun haberleri buna dayanarak vermiş olasın. “Fakat (bunları vahiy yoluyla sana) gönderen Biziz.” Yani Mûsâ’ya dair senin getirmiş olduğun bu haber, Bizim seni peygamber olarak gönderişimizin bir etkisidir ve bu, vahyin bir neticesidir. Biz, seni peygamber olarak göndermese idik senin bunları bilmene imkân bulunmazdı.
46. Sen Mûsâ’ya “seslendiğimizde” ve ona zalimler topluluğuna gitmesini, risâletimizi onlara tebliğ etmesini, Bizim sana anlattığımız şekilde âyetlerimizi/mucizelerimizi kendilerine göstermesini emrettiğimiz sırada “sen Tur’un yanında değildin.” ani belirtilen bu yerlerde Mûsâ aleyhisselam’ın başından geçenleri, olduğu gibi fazlasız ve eksiksiz olarak anlatman hakkında iki ihtimal vardır: Ya sen bu olayların cereyan ettiği sırada orada hazır bulunuyor ve bunları görüyordun yahut da sen bizzat bu olayların cereyan ettiği yerlere gitmiş ve ora ahalisinden bunları öğrenmiştin. şte o vakit bunlar, senin Allah’ın Rasûlü olduğuna delil teşkil etmeyebilir. Çünkü tanık olunduğu ve incelendiği için kendilerine dair haber verilen olaylar, peygamberlere has olmayan ve başkalarının da bilmekte ortak olduğu hususlardandır. ncak burada kesinlikle böyle bir şeyin olmadığı bilinmektedir. Senin dostların da düşmanların da böyle bir şeyin olmadığını bilirler. O halde ikinci hususu kabul etmekten başka çıkar yol yok. O da sana gelen bu bilgilerin Allah’tan olduğu, O’nun vahyi olduğu ve O’nun sana verdiği risaletin bir sonucu olduğudur. öylelikle kati delille senin risâletinin doğruluğu, senin vasıtanla Allah’ın kullara rahmetini ihsan ettiği ispat edilmiş olmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye (biz seni peygamber olarak gönderdik).” Senden önce Araplara ve Kureyşlilere bir uyarıcı gelmemişti. Son peygamber gönderildiği sırada da ondan önceki uzun dönemlerde de onlar, risaletin ne olduğunu bilmiyorlardı. “ki düşünüp öğüt alsınlar” etraflı olarak hayrı öğrenip onu işlesinler ve şerri de bilip reddetsinler. enin durumun bu olduğuna göre onlara düşen görev, sana iman etmekte ellerini çabuk tutmak ve değeri asla ölçülemeyen, şükür ile karşılığı ödenemeyen bu nimete karşı şükretmeye koşmaktır. eygamber’in Arapları uyarıp korkutması, onlardan başkalarına da peygamber olarak gönderilmiş olmasına aykırı değildir. O, Arabi bir peygamberdir. Ona inen Kur’ân-ı Kerîm de Arapçadır ve hiç şüphesiz onun ilk davet ettiği kimseler de Araplardır. O bakımdan onun Araplara peygamber olarak gönderilmesi asaleten, diğerlerine gönderilişi ise tebeandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanları uyar... diye içlerinden bir adama vahiy göndermemiz şaşılacak bir şey mi ki?”(Yunus, 10/2); “De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan... Allah’ın sizin hepinize gönderdiği peygamberiyim.”(el-A’raf, 7/158)
47. “Eğer kendi işledikleri” küfür ve masiyetler “sebebiyle başlarına bir musibet/azap geldiğinde: “Rabbimiz! Bize (de) bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı...” Yani ey Muhammed! Biz onların (böyle bir delil) ileri sürmelerinin önünü almak ve bu kabilden söz söylemelerini önlemek için seni peygamber olarak gönderdik.
48. “Ama onlara katımızdan” hakkında en ufak bir şüphenin söz konusu olmadığı “hak” sana vahyetmiş olduğumuz bu Kur’ân “gelince” onu yalanlamak ve hiç de itiraz teşkil edecek türden olmayan sözlerle itiraz ederek “Mûsâ’ya verilenlerin benzeri ona da verilmeli değil miydi?” dediler?” Yani ona da Kitap semâdan bir defada ve toptan indirilmeli değil miydi? dediler. Yani madem ki bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) bölüm bölüm inmeye devam ediyor, o halde o Allah tarafından gönderilmiyor. öyle bir itirazın delil olacak tarafı neresidir? Bölüm bölüm indirilmesi Allah tarafından gönderilmiş olduğuna dair bir şüphe teşkil eder mi? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in bölüm bölüm indirilmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’in bir kemal özelliğidir ve Yüce Allah’ın bu Kitabı indirdiği kimseye verdiği önemi ortaya koyar. Çünkü böylelikle Yüce Allah Rasûlünün kalbine sebat vermekte ve bu yolla mü’minlerin imanı daha bir artmaktadır:“Onlar, sana bir misal getirdikleri her seferinde biz (ona karşılık) sana hakkı ve en güzel açıklamayı getiririz.”(el-Furkan, 25/33) Diğer taraftan onlar, Kur’ân-ı Kerîm’i, Mûsâ aleyhisselam’a indirilen Kitaba kıyas etme işini bizzat kendileri çürütmüşlerdir. Zira onlar inkâr edip iman etmedikleri bir Kitaba nasıl kıyas yapmaktadırlar? Bundan dolayı Yüce Allah:“Acaba daha önce Mûsâ’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi?” buyurmaktadır. “Nitekim “Birbirini destekleyen iki sihir” demişlerdi.” Yani Kur'ân ve Tevrat sihirde ve insanları saptırmada birbirini desteklemektedir. Böylelikle onların delil olmayacak şeylerle hakkı çürütmek, nakzedici nitelikte olmayan iddialarla hakkı nakzetmek istedikleri ortaya çıkmakta ve onların birbirini tutmayan çelişkili sözler söyledikleri anlaşılmaktadır. Esasen bütün kâfirlerin durumu da budur. Bundan dolayıdır ki onlar, her iki Kitabı da bu kitapların indirildiği peygamberleri de inkâr ettiklerini şöylece itiraf etmektedir:“Yine “Biz hepsini inkâr ediyoruz.” da demişlerdi.” Peki, onların bu ikisini de inkâr etmelerinden maksatları hakka talip olmak ve ellerinde bulunan ve bu ikisinden daha hayırlı olan bir emre uymak mıydı yoksa sadece hevalarının peşinden mi gidiyorlardı? Yüce Allah, bu hususta onları bağlayıcı ve susturucu ifadelerle şöyle buyurmaktadır:
49. “De ki: Eğer doğru söylüyorsanız o halde Allah katından o ikisinden” yani Tevrat ve Kur’ân’dan “daha doğru bir kitap getirin de ben de ona uyayım.” Ancak onların da başkalarının da o kitaplara benzer bir kitap ortaya koymalarına imkânları yoktur. ünkü Yüce Allah, bu kainatı yarattığından beri ilim, hidâyet, beyan ve insanlara rahmet olmak üzere bu iki kitabın bir benzeri daha dünyaya gelmiş değildir. u buyruk, davetçinin insafının ne kadar mükemmel olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü bu sözler şu anlama gelmektedir: Benim maksadım hakkı, hidâyeti ve doğruyu bulmaktır. Ben size Mûsâ’nın kitabına uygun ve bunları ihtiva eden bu kitabı getirmiş bulunuyorum. Hepimizin bu iki kitaba hidâyet ve hak olmaları itibari ile boyun eğmemiz ve onlara uymamız gerekir. Eğer sizler, bana Allah nezdinden gönderilmiş ve bu ikisinden daha doğru ve yol gösterici bir kitap getirecek olursanız ben ona uyarım. Aksi takdirde ben, hak ve hidâyet olduğunu bildiğim bir şeyi, hidâyet ve hak vasfını taşımayan başka bir şey için terk edecek değilim.
50. “Eğer sana (bu isteğini yerine getirerek) karşılık vermezlerse” bu ikisinden daha ileri derecede hidâyet ihtiva eden bir kitap getirmezlerse “bil ki onlar, sadece hevâlarına uymaktadırlar.” Yani bil ki onların sana uymayı terk edişleri, bildikleri bir hakka veya bir hidâyete uymak için değildir. Onların bu yaptıkları ancak hevâlarına tabi olmaktan ibarettir. “Allah’tan bir hidâyet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki?” Böylesi, insanların en sapığıdır. Çünkü böylesine hidâyete gelmesi, Allah’a ulaştıran, O’nun lütuf ve ihsan yurduna götüren dosdoğru yola uyması teklif edildiği halde o, buna dönüp bakmaz ve önem vermez. Onun hevâsı, helâke ve yok oluşa ulaştıran yolları izlemeye davet ettiğinden o da bu yolları izlemiş ve hidâyeti terk etmiştir. u niteliğe sahip olandan daha sapık bir kimse olabilir mi? Onun zulmü, haksızlığı ve hakkı sevmeyişi sapıklığı üzerinde kalmasına sebep olmuş, Allah’ın kendisine hidâyet vermemesi sonucunu doğurmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez” buyurmaktadır. Yani ayrılmaz niteliği zulüm, yakasını bırakmayan vasfı inat olan bu kimselere hidâyet geldiği halde onlar bu hidâyeti reddettiler. Sadece hevalarının arkasından gittiler. Böylelikle onlar, kendilerinin önünde açılmış bulunan hidâyet kapılarını ve yollarını kendileri kapattılar. Buna karşılık sapıklığın ve azgınlığın kapılarını da ardına kadar açtılar. Onlar, bu azgınlık ve zulümleri içerisinde serserice dolaşmakta, bu bedbahtlık ve yok oluşları içerisinde bocalamaktadırlar. üce Allah’ın:“Eğer sana (bu isteğini yerine getirerek) karşılık vermezlerse” buyruğunda Allah Rasûlünün çağrısını kabul etmeyip de Rasûlün sözüne muhalif herhangi bir sözün arkasından giden kimsenin hiçbir şekilde hidâyete yönelmiş olamayacağına, sadece ve sadece hevânın peşine takılmış olacağına delil vardır.
51. Bu âyetler onlara tekrar tekrar okunduğunda, açıklamalarına ihtiyaç duyacakları vakit üzerlerine nazil olduğunda belki öğüt alırlar diye sözü arka arkaya ulaştırdık. Onlara bir rahmet ve bir lütuf olmak üzere peyderpey indirdik. Böylelikle bu Kur’ân-ı Kerîm, onlara bir rahmet olmak üzere kısım kısım indirilmiş oldu. Bunlar kendilerinin menfaatlerine olan bir şeye niye itiraz ediyorlar ki?
Bu İlgi Çekici Kıssadan Çıkartılacak Bazı Sonuçlar ve İbretler: Bu hayret verici kıssadan alınacak birtakım ibretler ve çıkartılacak sonuçlar vardır ki biz bunların bir kısmına yer vereceğiz: 1. Allah’ın âyetlerinden, geçmiş ümmetlerdeki ibretlik azap ve takdirlerinden ancak mü’minler istifade ederler ve ancak onlar bunların aydınlığında yürürler. Kul, imanı oranında bunlardan ibret alır. Yüce Allah, kıssaları ancak onlar için anlatır. Başkalarına ise esasen Yüce Allah, hiçbir önem vermez ve onların bu kıssalardan herhangi bir nur ve hidâyet alıp yararlanmaları da söz konusu değildir. 2. Yüce Allah, bir işi murad etti mi onun sebeplerini de hazırlar. Bu sebepleri de bir anda değil tedrici olarak aşama aşama meydana getirir. 3. Ezilmiş bir ümmet, ne kadar zayıf düşürülürse düşürülsün hiçbir şekilde hakkını talep etmekten yana gevşekliğe düşmemeli, en üstün seviyeye yükseltmekten ümit kesmemelidir. Özellikle bu ümmet mazlum ise. Nitekim Yüce Allah, o zayıf ve ezilmiş ümmet olan İsrailoğullarını Firavun ve onun ileri gelenlerinin esaretinden kurtardıktan sonra yeryüzünde onlara iktidar vermiş ve onların ülkelerini onların mülkiyetlerine vermiştir. 4. Bir ümmet zelil ve ezilmiş olduğu, hakkını aramadığı ve bunu söz konusu dahi etmediği sürece hiçbir zaman ne dünyasının, ne de dininin işleri düzene girmez. Dünyada bu ümmetin önderlik makamına yükselmesi de söz konusu olmaz. 5. Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’ın annesine lütufta bulunmuş, uğradığı musibeti oğlunu kendisine geri vereceği ve onu peygamberlerden kılacağı müjdesi ile hafifletmiştir. 6. Yüce Allah, kulu hakkında bazı zorlukları onu daha ileri derecede sevindirmek yahut da bu yolla ondan daha büyük bir kötülüğü def etmek için takdir eder. Nitekim Yüce Allah, Mûsâ’nın annesi hakkında bu ileri derecedeki üzüntü ve kederi takdir etmişti. Bu ise oğlunun kendisine mutmain olacağı, huzur duyacağı ve sevincinin kat kat artacağı bir şekilde geri dönmesi için bir yoldu. 7. İnsanların tabiatları gereği korkmaları imana aykırı değildir ve imanı ortadan kaldırmaz. Nitekim Mûsâ’nın annesi de Mûsâ aleyhisselam’ın kendisi de o korku verici şeylerden korkmuşlardır. 8. İman artar ve eksilir. İmanı artıran ve yakîni tamamlayan en büyük unsurlardan birisi de musibetler karşısında sabretmek ve tedirgin edici hallerde Allah’ın vereceği sebattır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Şâyet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik...”(10. âyet) Yani bu yolla imanının artması, kalbinin mutmain olması için kalbine sebat verdik. 9. Allah’ın kullarına en büyük nimetlerinden ve kulun karşı karşıya kaldığı olaylarda ona olan en büyük yardımlarından birisi de o kişiye sebat vermesi, huzursuzluğunu teskin etmesi, korkulu hallerde kalbine metanet ve dehşetli hallerde ona huzur vermesidir. Bu yolla kul, hem doğru söz söyleme, hem de doğruyu yapma imkânını elde eder. Oysa huzursuzluğu, korkusu, tedirginliği devam eden kimse, sağlıklı düşünme imkânını yitirir, aklını kaybeder. Böyle bir durumda kendisine herhangi bir faydası da olmaz. 10. Kul, kaza ile kaderin ve Allah’ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini bilse dahi emrolunduğu şekilde sebepleri yerine getirmeyi ihmal etmemelidir. Bu, onun Yüce Allah’ın verdiği habere iman etmesine de aykırı değildir. Nitekim Yüce Allah, Mûsâ’nın annesine oğlunu kendisine geri döndüreceğine söz vermişti. Bununla birlikte o, oğlunun kendisine geri döndürülmesi için olanca gayretini harcamış, izini takip etmek ve onun nerede olduğunu öğrenmek üzere de kızkardeşini arkasından göndermişti. 11. Kadının ihtiyaçlarını görmek üzere dışarı çıkması ve ihtiyaç halinde erkeklerle konuşması -sakıncalı bir iş yapılmaksızın- caizdir. Nitekim Mûsâ’nın kızkardeşi ile Medyenli salih kimsenin kızları da böyle yapmışlardı. 12. Çocuk bakımı ve süt emzirme karşılığında ücret almak ve bu tür işleri yapanları tavsiye etmek caizdir. 13. Şanı Yüce Allah'ın, lütuf ve ihsanda bulunmak istediği zayıf kuluna olan rahmetinin bir tecellisi de ona yakînini artıracak türden âyetlerini göstermesi ve birtakım mucizelerine onu tanık etmesidir. Nitekim Mûsâ’nın annesinin Allah’ın vaadinin hak olduğunu kesinlikle bilmesi için oğlunu ona geri döndürmesi bu türdendir. 14. Akit yahut örf yoluyla ahdi/anlaşması bulunan bir kâfirin öldürülmesi caiz değildir. Çünkü Mûsâ aleyhisselam, Kıpti olan kâfirin öldürülmesini bir günah olarak değerlendirmiş ve bundan dolayı Allah’tan mağfiret dilemiştir. 15. Haksız yere birini öldüren kimse yeryüzünde fesat çıkartan zorbalardan sayılır. 16. Başkalarını haksız yere öldürüp de bununla yeryüzünde ıslah yapmak ve masiyet işleyenleri korkutmak istediğini iddia eden bir kimse, böyle bir iddiasında yalan söylemektedir. Böyle bir kimse Yüce Allah’ın, Kıptîden naklen aktardığı şu buyrukta da olduğu gibi fesat çıkartan biridir:“(Anlaşılan) sen bu ülkede ancak bir zorba olmak istiyorsun. Islâha çalışanlardan olmak istemiyorsun.”(19. âyet) Yüce Allah, Kıptînin bu sözünü doğru bir söz olarak bize aktarmakta ve bunu reddetmemektedir. 17. Bir kimseye karşısına çıkacak bir kötülükten sakındırmak üzere hakkında söylenen birtakım sözleri bildirmek, nemime/koğuculuk değildir. Aksine bunu yapmak, farz bile olabilir. Nitekim âyette sözü edilen kişi de Mûsâ’ya öğüt vermek ve tedbir almasını sağlamak kastı ile hakkında konuşulanları haber vermişti. 18. Bir kimse, belli bir yerde kalması halinde öldürülmekten veya zarara uğramaktan korkarsa kendi elleri ile kendisini tehlikeye atmaz ve o sona kendisini teslim etmez. Aksine Mûsâ aleyhisselam’ın yaptığı gibi böyle bir yerden ayrılıp gider. 19. İki kötülük bir arada bulunur da bunlardan birisini işlemek kaçınılmaz olursa onların daha hafif ve esenliğe daha yakın olanı işlenir. Nitekim Mûsâ aleyhisselam Mısır’da kalıp öldürülmek ile yolunu bilmediği ve Rabbinden başka bir yol göstericisinin bulunmadığı, fakat birincisine göre esenliğe ulaştırma ihtimali daha yüksek olan uzak bir ülkeye gitme arasında tercih yapmakla karşı karşıya kaldığında ikincisini tercih etmişti. 20. İlmî bir meselede konuşma ihtiyacı ortaya çıkar da bu konuda söz söylemek durumunda olan kimse, iki görüşten birisini tercih edemiyor ise Rabbinden kendisine hidâyet vermesini ister ve konu ile ilgili görüşlerden doğru olanına iletmesini diler. Ancak önce kalbi ile hakkı isabet ettirme maksadını güder ve o konuyu iyice araştırır. O takdirde şüphesiz Allah, bu durumda olan kimseyi zararlı çıkarmaz. Nitekim Mûsâ da Medyen’e gitmek üzere yola koyulduğunda:“Umarım Rabbim beni doğru yola iletir, dedi”(22. âyet) 21. İnsanlara merhamet etmek ve tanınan tanınmayan herkese iyilikte bulunmak, peygamberlerin ahlâkındandır. Davarları sulamak ve gücü yetmeyen kimselere yardımcı olmak da iyiliğin bir türüdür. 22. İçinde bulunulan durumu açıklayarak dua etmek -her ne kadar Yüce Allah bu hali bilse de- müstehaptır. Çünkü Yüce Allah, kulunun kendisine niyaz etmesini, huzurunda zillet ve acizliğini açığa vurmasını sever. Nitekim Mûsâ aleyhisselam da şöyle dua etmişti:“Rabbim! Gerçekten bana göndereceğin her tür hayra muhtacım.”(24. âyet) 23. Haya, özellikle şerefli insanlar için övülmeye değer huylardandır. 24. Yapılan iyilikleri mükâfatlandırmak, eskiden beri geçmiş ümmetlerde de görülen âdetlerdendir. 25. Kul, Yüce Allah için bir iş yapacak olur da daha sonra böyle bir maksadı olmaksızın karşılığında mükâfat elde ederse bundan dolayı kınanmaz. Nitekim Mûsâ aleyhisselam, yaptığı iyiliğe karşı Medyenli zatın verdiği mükâfatı -öyle bir maksadı önceden olmamakla birlikte ve kalbinden bunun bir karşılığını almak umudunu beslememesine rağmen- kabul etmişti. 26. İcâre (ücretle çalışmak ve kira) meşrudur. Yapılacak işin miktarı tespit edilemeyecek türden olan koyun çobanlığı ve benzeri işler hakkında da caizdir. Bu gibi hususlarda örfün hükmüne başvurulur. 27. Menfaat karşılığı icare -bu menfaat evlilik menfaati olsa bile- caizdir. 28. Bir kimse, kızı için hayırlı gördüğü bir erkeğe talip olmasından dolayı kınanmaz. 29. Bir kimsenin ücretle tutacağı en hayırlı kişi, güçlü ve güvenilir olan kişidir. 30. Kişinin, yanında ücretle çalıştırdığı kimseye ve hizmetçisine güzel ahlâk ile davranması, işinde ona zorluk çıkarmaması ahlâkın üstün değerlerindendir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber sana zorluk çıkarmak da istemem. İnşallah beni iyilerden bulacaksın.”(27. âyet) 31. İcare ve benzeri akitleri şahitsiz olarak yapmak caizdir. Çünkü Yüce Allah:“Allah da söylediklerimize şahittir”(28. âyet) buyurmaktadır. 32. Yüce Allah’ın, Mûsâ aleyhisselam vasıtası ile göstermiş olduğu apaçık belgeler ve göz kamaştırıcı mucizelerden bazısı şunlardı: Yılan, elinin herhangi bir hastalık olmaksızın bembeyaz olması, Allah’ın Mûsâ ve Hârûn’u -ikisine de selâm olsun- Firavun’dan ve suda boğulmaktan kurtarması. 33. Kişiye verilecek en büyük cezalardan birisi, kötülükte önder olmasıdır. Bu da kişinin Allah’ın âyet ve apaçık belgelerine karşı çıkışı oranında söz konusu olur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın herhangi bir kuluna ihsan ettiği en büyük nimetler arasında o kimseyi hayırda bir önder, doğru yolu bulmuş ve doğru yola ileten bir kimse kılmasıdır. 34. Bu buyruklarda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletine dair apaçık bir delil vardır. Çünkü o, bu kıssayı etraflı bir şekilde haber vermiştir. Bu kıssa, bütün tafsilâtı ile gerçeğe uygundur. Bununla diğer peygamberlerin de doğruluğunu ortaya koymuş, apaçık hakkı bu yolla desteklemiştir. ysa bu olayların hiçbirisine tanık olmamıştı ve o yerlerden herhangi birisinde bulunmamıştı. Bu hususlara dair hiçbir ders okumuş da değildi. İlim ehlinden hiçbir kimseyle oturup kalkmamıştı. Onun okudukları ancak Rahmân ve Rahîm’in risaletidir. Keremi bol, lütfu sonsuz olanın ona indirdiği bir vahyidir. Bu vahiy, bilmeyen bir kavmi, uyarılardan ve peygamberlerden gafil olan kimseleri uyarsın diye ona indirilmiştir. Allah’ın salat ve selamı sadece verdiği haberi ile Allah’ın rasûlü olduğunu gösteren, sadece emir ve yasakları ile aydınlık akılları uyandırarak bunların Allah tarafından gönderildiğini ortaya koyan o yüce zata olsun. em nasıl böyle olmasın ki? Öncekilerin de sonrakilerin de haberleri, alemlerin Rabbi olan Allah’tan getirdiği şeriat, onun fıtratında bulunan üstün ahlâkın ancak derece itibari ile insanların en yüksek mertebesinde bulunan kimsede olabileceği, dininin ve ümmetinin apaçık bir zafer kazanması onun getirdiklerinin doğruluğunu ve gerçekliğini ittifakla ortaya koymaktadır. Nitekim onun dini, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşmış, ümmeti de ülkelerin büyük bir bölümünü kılıçla ve mızrakla, kalpleri de iman ve ilimle fethetmişlerdir. âlâ inat eden ümmetler ve kâfir yöneticiler sözbirliği halinde ona hücum etmekte, ona karşı türlü tuzaklar kurmakta, nurunu söndürmek için planlar hazırlamakta, onu gizleyip saklamak, yeryüzünde onun yayılışını durdurmak için çalışıp çabalamaktadır. Halbuki bu din, onların hepsinin gözlerini kamaştırmış ve bütün tedbirlerinin üstüne çıkmıştır. Her geçen gün onun gelişmesi artmakta, belgeleri gittikçe açıklık kazanmaktadır. Her zaman bütün âlemlere ibret teşkil eden, bütün âlemlere hidâyet olan, doğruyu araştıran akıllı kimseler için nur ve basiret kaynağı olan delil ve belgeleri daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Hamd, yalnızca Yüce Allah’adır. ***