Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

2 — Bakara Suresi (البقرة) • Ayet 151
كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ 151 فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟ 152
Meal ve Tefsiri

151- Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik ki o, size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediğiniz şeyleri size bildiriyor. 152- Öyle ise Ben’i anın ki Ben de sizi anayım ve Bana şükredin, nankörlük etmeyin.

151. “Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik…” Yüce Allah buyuruyor ki: Kâbeye yönelme emrini vermekle size nimet ihsan edişimiz ve bunu diğer şer’î hükümlerle ve tamamlayıcı nimetlerle tamamlayıp eksiklerini gidermemiz, yeni bir şey olmadığı gibi size yönelik ilk ihsanımız da değildir. Aksine biz sizlere nimetlerin esaslarını da onları tamamlayan diğer nimetleri de ihsan etmişizdir ki bunlardan en önemlisi, aranızdan nesebini, doğruluğunu, emanetini, mükemmelliğini, samimiyetle size öğüt verişini bildiğiniz kerim Rasûlü’müzü size gönderişimizdir. “…ki o, size âyetlerimizi okuyor” Buradaki âyetler Kur’ân âyetlerini de diğerlerini de kapsamına alır. O size hakkı bâtıldan, hidâyeti dalâletten ayırt eden âyetleri okur. Bu âyetler de her şeyden önce Allah’ın birliğini ve kemalini göstermiş, sonra Rasûlü’nün doğruluğunu, ona iman etmenin farziyetini ifade etmiştir. Sonra da öldükten sonra dirilişi ve gaybla ilgili konuları açıklamıştır. Nihâyet bu açıklamalarla sizin için tam hidâyet ve yakîn bilgi husûle gelmiştir. “Sizi arındırıyor” yani ahlakınızı ve nefislerinizi güzel ahlak ile terbiye ederek ve kötü huylardan temizleyerek arındırır. Bunu da onların şirkten arındırılarak tevhide, riyakârlıktan ihlâsa, yalandan doğruluğa, hainlikten emanete, kibirden alçakgönüllülüğe, kötü ahlaktan güzel ahlaka, karşılıklı kin, nefret ve bağları koparmaktan sevgiye, bağları sağlamlaştırmaya ve karşılıklı iyi duygular beslemeye ulaştırmakla ve buna benzer çeşitli arındırma şekilleri ile gerçekleştirmiştir. “Size Kitabı” lafız ve manalarıyla Kur’ân’ı “ve hikmeti öğretiyor” hikmetin sünnet olduğu söylendiği gibi, şeriatın inceliklerini bilmek, onu fıkhetmek (derinlemesine anlayıp kavramak) olduğu ve her bir işi yerli yerine koymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda sünnetin öğretilmesi de Kitabın öğretilmesinin kapsamı içerisindedir. Çünkü Sünnet Kur’ân-ı Kerîm’i beyan edip açıklar ve onun yorumunu ortaya koyar. “Bilmediğiniz şeyleri size bildirir.” Çünkü Peygamber’in gönderilişinden önce apaçık bir sapıklık içerisindeydiler. Ne ilimden haberleri vardı ne de amelden. Her bir ilim yahut ameli bu ümmet Peygamber eli ile ve onun vasıtası ile elde etmiştir. Bu, kayıtsız ve şartsız olarak bütün nimetlerin esasını teşkil eder ve Yüce Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük nimet de odur. Öyleyse bu ümmetin görevi bu nimetler dolayısıyla Allah’a şükretmek ve bunların gereğini yerine getirmektir. İşte bu sebeple Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır:
152. “Öyle ise Ben’i anın ki Ben’de sizi anayım.” Yüce Allah kendisini anmayı/zikretmeyi emretmekte ve buna karşılık en üstün mükâfatı vaat etmektedir ki bu da O’nun kendisini ananları anmasıdır. Yüce Allah, Rasûlü’nün diliyle şöyle buyurmaktadır:“Her kim beni kendi nefsinde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım. Her kim beni bir topluluk arasında anarsa ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk arasında anarım.” Allah’ı anmanın en faziletli şekli, kalb ile dilin uyum içerisinde ve beraberce Allah’ı anmasıdır. İşte marifetullahı ve Allah sevgisini doğuran ve çokça sevaba vesile olan anma/zikir budur. Zikir, şükrün başıdır. Bundan dolayı Yüce Allah özellikle onu emretmiştir. Ondan sonra ise genel olarak kendisine şükretmeyi emrederek:“ve Bana şükredin” buyurmaktadır. Yani Ben sizlere bunca nimetleri ihsan ettiğim için, değişik türleri ile sıkıntılarınızı uzaklaştırdığım için Bana şükredin. Şükür çeşitli şekillerde olur: Kalp ile şükür, nimetleri ikrar ve itiraf; dil ile şükür, nimetleri anmak ve bundan dolayı nimet sahibini övmek; azalar ile şükür ise Allah’a itaat, emirlerine bağlılık ve yasaklarından kaçınmak ile gerçekleşir. Şükür mevcut nimetlerin sürekliliğini, elde olmayan nimetlerin de elde edilmesini sağlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size daha çok veririm.”(İbrahim, 14/7) İlim, ahlakın temizlenip arındırılması, salih amellere muvaffakiyet gibi dinî nimetlerden sonra şükür emrinin gelmesi bu nimetlerin en büyük nimetler olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta asıl nimetler ve başkaları zeval bulduğunda dahi devam edecek gerçek nimetler bunlardır. Bu yüzden ilim yahut amel tevfikine mazhar olan kimselerin, Allah’ın lütfunu daha bir artırması ve onları kendilerini beğenmekten koruyup şükür ile meşgul olmalarını sağlaması için O’na çokça şükretmeleri gerekir. Şükrün zıddı küfür/nankörlük olduğundan dolayı Yüce Allah devamla “ve nankörlük (küfür) etmeyin” diye buyurmaktadır. Burada “küfür”den kasıt şükrün zıddı olan küfürdür ki bu da nimetlere nankörlük etmek, onları inkâr etmek ve nimetlerin gereğini yerine getirmemektir. Bunun umumi olma ihtimali de vardır. O takdirde “küfür”ün birçok çeşidi söz konusu olur ki bunların en büyüğü Allah’a karşı kâfir olmaktır. Daha sonra da şirkin aşağısında yer alan değişik tür ve cinslerine göre çeşitli masiyetler de bu kapsama girer.