Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

2 — Bakara Suresi (البقرة) • Ayet 282
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـٔاًۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهاً اَوْ ضَع۪يفاً اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يراً اَوْ كَب۪يراً اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ 282 وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟ 283
Meal ve Tefsiri

282- Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak (borç) olan da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın da ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan, aklı ermez veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, onun velisi adaletle yazdırsın. Bu işleme, erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun ki biri unutursa diğerine ona hatırlatsın. Şahitler de çağırıldıkları takdirde kaçınmasınlar. Küçük veya büyük onu (borcu) vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir. Bunun aranızda peşin bir ticaret olması hali müstesna. O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur. Alış-veriş yaptığınız vakit de şahit tutun. Yazan da şahid de zarara uğratılmasın. Eğer böyle bir şey yaparsanız bu, (zararı) size dokunacak bir fasıklık olur. Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir. 283- Eğer bir yolculukta olur da kâtip bulamazsanız, (borca karşılık) alacağınız rehinler de yeter. Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini (borcunu) eksiksiz ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

282-283. Bu âyet-i kerimelerde Yaratıcı kullarına kendi aralarındaki ilişkilerde haklarını korumaya yönelik olarak aklı başında insanların daha üstün ve daha mükemmelini teklif etmelerine imkân bulunmayan faydalı birtakım yollarla ve düzenleyici kurallarla yol göstermektedir. Bu buyruklarda faydalı birçok husus dile getirilmektedir: 1. İster selem türü borçlanma, ister bedeli belli bir süre sonra ödenecek olan vadeli satışlar gibi borçlanma şeklinde gerçekleşen muameleler caizdir. Çünkü Yüce Allah bu hususu mü’minlerin ilişkileri ile ilgili olarak haber vermektedir. O’nun mü’minlere dair haber verdiği hususlar da imanın gerekleri arasındadır ve amellerden hesaba çekecek olan Allah, onların bu işlemlerde bulunmalarını uygun görmüş demektir. 2. Bütün borç işlemlerinde ve kira akitlerinde vadenin belirlenmesi farzdır. 3. Eğer vade bilinmiyor ise bu borç işlemi helâl olmaz. Zira bu, hem bir aldatmadır, hem zarar doğrurma ihtimali vardır. Dolayısıyla da kumar kapsamına girer. 4. Yüce Allah borçları yazmayı emretmektedir. Bu emir -hakkın korunmasının farz olması halinde olduğu gibi- bazen farz olabilir. Kişinin, yetimlerin malları ve vakıflar gibi velâyeti altında bir takım hakların olması hali buna örnektir. Vekiller ve eminler de böyledir. Bazen da bu borçların yazılması farza yakın bir hüküm ifade eder. Nitekim eğer hak, kulun katıksız bir hakkı ise bunu gerektirici hallerin durumuna uygun olarak farziyet ya da müstehablık daha bir güç kazanabilir. Durum her ne olursa olsun yazı ile belgelemek, bu gibi vadeli işlemlerin teminat altına alınabildiği en önemli işlemler arasındadır. Çünkü insanlar çokça unuturlar ve çokça yanılırlar. Diğer taraftan Yüce Allah’tan sakınmayan hainlerden korunmak da yazı ile belgelemeyi gerektirir. 5. Yüce Allah karşılıklı ilişkilerde bulunan iki kişi arasında kâtibe işlemleri adaletle yazmasını emretmiştir. O nedenle katip, akrabalık vb. bir sebep dolayısı ile onlardan herhangi birisine meyletmemeli; düşmanlık vb. bir sebepten dolayı da onlardan herhangi birisinin aleyhine bir tutum takınmamalıdır. 6. Karşılıklı işlemlerde bulunan kimseler arasında yazı yazmak en faziletli amellerden ve bu kimselere yapılacak iyiliklerden biridir. Çünkü bu şekilde yazı yazmakla onların hakları korunur ve ithamdan kurtulurlar. O bakımdan katip, bu hususta insanlar arasında Allah'ın kendisine emrettiği gibi yazmalı ve ecrini Allah’tan beklemeledir ki mükâfaatını elde etsin. 7. Kâtibin, adaleti bilen ve adaleti ile bilinen bir kimse olması gerekir. Çünkü adaleti bilen bir kimse değilse, adaleti sağlama imkânı bulamaz. Eğer insanlar arasında adaleti bilinen, muteber ve razı olunan bir kimse değilse onun yazdığı da muteber olmaz ve bu yazmadan beklenen hakların gözetilmesi hususu gerçekleşmez. 8. Yazı ile belgelemenin ve bunda adil olmanın tamamlayıcı unsurlarından birisi de kâtibin yazma üslubunu güzel bir şekilde becerebilmesi ve her bir işleme uygun muteber lafızları kullanabilmesidir. Bu konuda da örfün büyük bir ehemmiyeti vardır. 9. Yazı yazmak Allah’ın kullarına ihsan ettiği nimetlerdendir. Dini ve dünyevi işler o olmaksızın doğru bir istikamette ilerleyemez. Yüce Allah’ın kendisine yazı yazmayı öğrettiği bir kimseye Allah büyük bir lütufta bulunmuş demektir. Yüce Allah’ın nimetlerine karşı şükrün tamam olması ise yazı yazan birisinin bu bilgisi ile kulların ihtiyaçlarını görmesi ve yazı yazmaktan imtina etmemesi ile gerçekleşir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin” diye buyurmaktadır. 10. Kâtibin yazacağı şey, borçlu borcunu güzel bir şekilde ifade edebiliyor ise onun ifadesinden ibarettir. Eğer küçüklüğü, akıl erdirememesi yahut deli veya dilsiz oluşu gibi sebeplerle borcunu güzelce ifade edemiyor ise bu konuda velisi onun yerine geçer ve o yazdırır. 11. İtiraf, hakların kendisi vasıtası ile sabit olduğu en büyük yollardan birisidir. Çünkü Yüce Allah kâtibe, borçlunun kendisine yazdıracağı şeyleri yazmasını emretmektedir. 12. Küçük, deli, aklı ermez vb. gibi ehliyet yeterliliğine sahip olamayanların (kısıtlıların) üzerinde velâyetin sabit olması. 13. Veli, velâyeti altında bulunanın yerine geçer. Haklarını ilgilendiren bütün itiraflarında onun yerini tutar. 14. Girişilen karşılıklı ilişkide kendisine güvenilen ve bu konuda yetki verilen kişinin bu hususta söyleyeceği söz makbuldür. Böyle bir kimse kendisine güvenenin vekilidir. Çünkü veli, kısıtlıların yerine geçtiğine göre, bir kimsenin kendi iradesi ile görevlendirdiği, işini kendisine havale ettiği kimsenin sözünün kabulü, öncelikle söz konusudur. Anlaşmazlık halinde ise kendisine güvenilerek vekâlet verilen kişinin sözünün muteber olması ve onun önceliğinin bulunması gerekir. 15. Borçlu olan kişi kâtibe borcunu yazdırırken Allah’tan korkmalı, borcundan herhangi bir şeyi eksik yazdırmamalıdır. Miktarında, niteliğinde, şartlarında veya kayıtlarında bir eksiltmeye gitmemelidir. Aksine borç ile ilgili bütün yükümlülüklerini itiraf etmelidir. Tıpkı kendisinin alacaklı başkasının borçlu olması halinde göz önünde bulundurulması gerekli şeyler ne ise onları kendisi de göz önünde bulundurmalıdır. Kim bu şekilde davranmayacak olursa o, başkalarının haklarını eksilten ve gizleyen bir kimse demektir. 16. Gizli ve açık bütün borçların itiraf edilmesi farzdır. Bu ise takvânın en büyük özelliklerinden birisidir. Nitekim kişinin üzerinde bulunan bu gibi borçları itirafı terk etmesi de takvâyı bozan ve eksilten hususlar arasında yer alır. 17. Alışverişte de şahit tutma yolu gösterilmektedir. Eğer işlem borçlanma ile ilgili ise şahit tutmanın hükmü -önceden geçtiği gibi- yazışmanın hükmü ile aynıdır. Çünkü yazmak şahitliğin yazıya geçirilmesinden ibarettir. Eğer yapılan alışveriş peşin bir alış veriş ise bunda şahit tutmak gerekmekle birlikte yazışmanın terk edilmesinde bir vebal yoktur. Çünkü bu gibi alışverişler çok yapılır ve yazılmaları zorluk çıkartır. 18. Adaletli iki erkeğin şahit tutulmasının gereği. Eğer buna imkân bulunmaz yahut gerçekleştirilemez veya zor olursa, o takdirde bir erkek ve iki kadının şahit tutulması yoluna gidilir. Bu da peşin ve borca dayalı alış veriş işlemlerini, bunlara bağlı şartları, belgeleri ve buna benzer bütün işlemleri kapsar. Şayet; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yemin ve tek bir şahit ile hüküm verdiği sabittir. Oysa âyet-i kerimede ancak iki erkeğin şahitliği veya bir erkek ve iki kadının şahitliği söz konusudur, denilecek olursa cevabımız şudur: Âyet-i kerimede Yaratıcının kullarına haklarını koruma yolu gösterilmektedir. Bundan dolayı âyet-i kerimede en mükemmel ve en sağlam yollar zikredilmiştir. Bu âyet-i kerimede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü edilen bir şahit ve bir yemin ile hükmetmesine aykırı bir taraf da yoktur. İşin başında hakların korunması konusunda Yüce Allah kulunu en mükemmel şekli ile dikkat ve tedbir almaya yöneltmektedir. Aralarında anlaşmazlık bulunan kimseler arasında hüküm vermek halinde ise durumuna göre tercih edici sebep ve delillere bakılır. 19. İki kadının şahitliği dünyevi haklarda bir tek erkeğin şahitliği yerine geçmektedir. Rivâyet ve fetva gibi dini hususlarda ise kadın da erkek gibidir, aralarında fark yoktur. Bu iki mesele arasındaki fark ise gâyet açıktır. 20. İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği yerine sayılmasındaki hikmete işaret edilmesi. Söz konusu hikmet ise çoğunlukla kadının hafızasının zayıf, buna karşılık erkeğin hafızasının da güçlü oluşudur. 21. Şahit şahitliğini unutacak olur da bir diğer şahit ona hatırlatacak olursa o da böylelikle durumu hatırlayacak olursa, onun ilk unutması -eğer hatırlatmakla ortadan kalkmışsa- zarar vermez. Çünkü Yüce Allah:“…ki biri unutursa diğeri ona hatırlatsın” buyurmaktadır. O halde şahit unutup da sonra hatırlatılmaksızın kendiliğinden hatırlayacak olursa bu unutmasının zarar vermemesi öncelikle söz konusudur. Çünkü şahtliğin ekseni ilim ve yakîndir. 22. Şahitliğin şüpheye dayalı değil, bilgi ve kesin kanaate dayalı olması kaçınılmazdır. Şahit eğer şahitliğinde şüphe ve tereddüde düşecek olursa -velev ki galip zan sahibi olsa dahi- kesin bildiği şeyin dışındaki herhangi bir hususta şahitlikte bulunması helâl değildir. 23. Şahitin şahitliğe çağırılması halinde kabul etmeme hakkı yoktur. İster şahitliğin tahammülü (yapılacak bir işleme tanık tutulması) isterse de edası (hakim huzurunda tanık olduğu şeye tanıklık etmesi) için olsun fark etmez. Şahitlik salih amellerin en faziletlileri arasındadır. Nitekim Yüce Allah onu emretmiş ve faydalarında söz etmiştir. 24. Kâtibe de şahide de zarar vermek helâl değildir. Meselâ kendilerine zarar verilecek bir zaman veya bir durumda çağırılmaları gibi. Aynı şekilde hak sahipleri ile karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselerin de şahitlere ve kâtiplere zarar vermeleri yasaklanmıştır. Bunun yanında kâtibin ve şahidin karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselere yahut onlardan herhangi birisine zarar vermeleri de yasaklanmıştır. Yine bu husus şahidin de kâtibin de -eğer yazma ve şahitlikte onlara herhangi bir zarar gelecek olursa- bu görevi yerine getirme yükümlülüklerinin düşeceğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca bu buyruklarda iyilik yapan bütün ihsan sahibi kimselerin zarara sokulmalarının, altından kalkamayacakları yüklerin onlara yükletilmesinin helâl olmadığına dikkat çekilmektedir. Çünkü “İyiliğin karşılığı iylilikten başka ne olabilir!?”(er-Rahman, 55/60) Aynı şekilde bir kimse bir iyilikte bulunur veya bir iyilik yapacak olursa, gerek sözlü gerekse de fiili yollarla iyilik yaptığı kimseye zarar vermeyi terk etmek sureti ile bu iyiliğini tamamlamalıdır. Çünkü yapılan iyilik ancak bu şekilde tamam olur. 25. Yazmanın ve şahitliğin farz olduğu yerlerde bunlara karşılık ücret almak caiz değildir. Çünkü bu yazana ve şahitlik edecek olana Allah’ın farz kıldığı bir haktır. Diğer taraftan ücret almak işlemlerde bulunanlara bir zarardır. 26. Bu buyruklarda bu üstün direktifler gereğince uygulama yapmanın sağlıyacağı pek çok maslahat ve faydaya dikkat çekilmekte, bu yollarla hakların ve adaletin korunacağına, anlaşmazlıkların ortadan kaldırılacağına, unutma ve yanılmanın da bertaraf edileceğine dikkat çekilmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah “Bu, Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir” buyurmaktadır. Bunlar ise kullar için gerçekleştirilmesi zorunlu maslahatlardır. 27. Yazı yazmayı öğrenmek dini emirlerdendir. Çünkü yazı yazmak din ve dünyanın muhafaza edilmesinin vesilesi, ihsan ve iyiliğin sebebidir. 28. Yüce Allah’ın diğer insanların ihtiyaç duyacağı bir nimeti ihsan ettiği kimsenin bu nimete şükrünü tamamlayıcı unsurlarından birisi de Allah’ın kullarını bu nimetlerden faydalandırması, bununla onların ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Çünkü Yüce Allah yazmak istememeyi yasaklarken yazacak olana da “Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin” buyruğu ile hatırlatmada bulunup bu yasağın gerekçesini belirtmektedir. Ayrıca şu da var ki:“Kim din kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür.” 29. Şahitlere ve yazıcılara zarar vermek kişiyi fasık yapar. Fasıklık ise Yüce Allah’a itaat çerçevesinden çıkıp masiyete düşmektir. Fasıklık da artar, eksilir ve kısımlara ayrılır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“... siz fasık kimselersiniz” yahut da: “fasıklarsınız” demeyerek bunun yerine “bu (zararı) size dokunacak bir fasıklık olur” buyurmaktadır. Buna göre kulun fasıklığı, Rabbine itaatin dışına çıkması oranında söz konusu olur. 30. Yüce Allah’ın:“Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor” buyruğu Allah’tan sakınmanın (takvanın) ilmin elde edilmesine vesile olacağına delil gösterilmiştir. Bundan daha açık bir delil ise Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkup sakınırsanız O, size furkan verir”(el-Enfal, 8/29) Yani kendisi vasıtası ile gerçekleri, hak ile batılı ayırt edebileceğiniz bir bilgi verir, demektir. 31. İbadetlerle ilgili dini hususların öğretilmesi faydalı ilim kapsamında olduğu gibi, karşılıklı ilişkileri ve muameleleri ilgilendiren dünyevi hususların öğretilmesi de faydalı ililm kapsamında yer alır. Çünkü Yüce Allah kullarının hem dinleri ile ilgili işlerini hem de dünyalarını ilgilendiren işlerini muhafaza altına almış, korumuştur. O’nun yüce Kitabında her bir hususa dair açıklama vardır. 32. Borçlar ile ilgili belgelendirme meşrudur ki bunlar da rehinler ve teminatlardır. Bu teminatlar ve rehinler ile kulun hakkını elde etmesi sağlanır. Bu konuda kendisi ile muamele yapılan kişi ister iyi bir kimse, ister günahkâr, ister güvenilir, ister hain bir kimse olsun fark etmez. Çünkü bu sayede nice haklar korunabilmekte ve nice anlaşmazlıkların önü kesilebilmektedir. 33. Rehinde belgelendirmenin en mükemmel şekli, rehnin kabz/teslim alınmasıdır. Ancak bu, kabz olmaksızın rehnin geçerli olmayacağına delil değildir. Aksine âyet-i kerimede rehnin kabz ile kayıtlandırılması kimi zaman rehnin kabz edileceğine ve bu vesile ile tam bir güvenin hasıl olacağına diğer taraftan bazen da kabz edilmeyip bu güvenin de eksik olabileceğine delil teşkil etmektedir. 34. Yüce Allah’ın:“alacağınız rehinler” diye buyurması şuna delil gösterilmiştir: Rehin bırakan ile rehin alan kişi eğer rehinin karşılığındaki borcun miktarında ihtilaf edecek olurlarsa, kabul edilecek olan söz, rehin alan kişinin sözüdür. Çünkü Yüce Allah o hakkın karşılığında rehini bir belge olarak tespit etmiştir. Şâyet bu hususta onun sözü kabul edilmeyecek olsaydı yazma ve şahitlik söz konusu olmadığından dolayı rehin vasıtası ile belgelendirme gerçekleşmiş olmazdı. 35. Belgesiz ve şahitsiz muamelelerde bulunmak caizdir. Çünkü Yüce Allah:“Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini (borcunu) eksiksiz ödesin” diye buyurmaktadır. Ancak böyle bir durumda takvâya ve Allah’tan korkmaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde hak sahibi olan kişinin hakkı tehlikeye düşer. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, böyle bir durumda borçlu olan kimseye Allah’tan sakınmasını ve kendisindeki emaneti (hakkı, borcu) eksiksiz ödemesini emretmektedir. 36. Bir kimse bir diğerine güvenecek olursa hiç şüphesiz ona çok büyük bir iyilikte bulunmuş olur, onun dinine ve emanetine tam bir güven beslediğini ortaya koymuş olur. O bakımdan borçlunun borcunu eksiksiz ödemesi iki bakımdan gereklidir: Allah’ın emrine uymak için ve kendisine güvenerek onun eminliğinden razı olan arkadaşının güvenini boşa çıkarmamak için. 37. Şahitliğin gizlenmesinin haram kılınması ve şahitliği gizleyen kimsenin bütün organların hükümdarı olan kalbinin günaha gireceğinin belirtilmesi. Çünkü şahitliği gizlemek tıpkı haksız ve yalan yere şahitlik etmek gibidir. Bundan dolayı haklar zayi olur, ilişkiler bozulur. Kişi hem alacaklının hem de borçlunun hakkı konusunda tekrar tekrar günah işler. 38. Rehin almak hem ikamet halinde iken hem de yolculukta iken caiz olmakla birlikte âyet-i kerimede sadece yolculuk kaydının getirilmesi yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulmanın zorluğundan, bu nendenle de rehin almaya daha çok ihtiyaç duyulmasından dolayıdır. Yüce Allah âyet-i kerimeyi “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir” buyruğu ile sona erdirmektedir. Âyetin bu şekilde sona ermesi onlara güzel muamelelerde bulunmaları için bir teşvik, kötü iş ve muamelelerden de uzak durmaları için bir uyarıdır.