1- Yâ, Sîn. 2- Hikmet dolu Kur’ân’a yemin olsun ki 3- Sen gönderilmiş peygamberlerden birisin. 4- Dosdoğru bir yol üzerindesin. 5- (Bu Kur'ân), Aziz ve Rahim olan (Allah) tarafından indirilmiştir. 6- Ataları uyarılmamış bu nedenle de gaflet içinde olan bir kavmi uyarasın diye (indirildi). 7- Andolsun onların çoğunun üzerine (azap) sözü hak olmuştur. Artık onlar imana gelmezler. 8- Şüphesiz biz, onların boyunlarına çenelerine kadar varan demir halkalar koyduk. O nedenle başları yukarı kalkıktır (hakka boyun eğmezler). 9- Biz onların hem önlerinden bir set, hem de arkalarından bir set çektik ve gözlerini de perdeledik. O nedenle artık onlar (hakkı) görmezler. 10- Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. 11- Sen ancak Zikr’e/Kur'ân’a uyan ve gıyaben Rahman’dan korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve bitmez tükenmez bir mükafatla müjdele. 12- Şüphesiz biz ölüleri diriltiriz. Onların önden gönderdiklerini de geride bıraktıklarını da yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir ana kitapta kaydetmişizdir.
(Mekke’de inmiştir. 83 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Yüce Allah, hikmet ile nitelendirdiği Kur’ân-ı Hakîm’e yemin etmektedir. Hikmet, her şeyi yerli yerince koymak, emri de yasağı da onlara layık olan konuma oturtmak, iyilik ya da kötülüğe verilecek karşılığı layık oldukları yere yerleştirmek demektir. Onun şer’î ve cezaî (amellerin uhrevi karşılıklarına) dair hükümlerin tümü, oldukça büyük hikmetleri içermektedir. Bu Kur’ân-ı Kerîm’in hikmetlerinden birisi de hükmü, hikmeti ile birlikte söz konusu ederek akılların hükmü gerektiren ilişki ve vasıflara dikkat etmesini sağlamaktır.
3. “Sen gönderilmiş peygamberlerden birisin.” Bu da hakkında yemin edilen gerçektir. Bu gerçek Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletidir. Şüphesiz sen ya Muhammed, peygamberlerden birisin. Önceden benzeri hiç görülmemiş bir elçi değilsin. Sen senden önceki peygamberlerin getirmiş oldukları inanç esaslarını getirdin. Diğer taraftan peygamberlerin durumlarını ve niteliklerini iyice düşünüp onlarla diğerleri arasındaki farkı bilen kimse, senin sahip olduğun mükemmel nitelikler ve üstün ahlâk dolayısı ile peygamberlerin en hayırlılarından birisi olduğunu da bilir. Kendisine yemin edilen Kur’ân-ı Hakîm ile hakkında yemin edilen peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaleti arasındaki ilişki de açıkça görülmektedir. Eğer onun risaletinin hak oluşuna şu hikmet dolu Kur’ân-ı Kerîm dışında bir delil ve bir tanık olmasa dahi yine de o, tek başına Muhammed’in risaletine delil ve tanık olarak yeterdi. Hatta bu yüce Kur’ân, Allah Rasûlünün risaletine dair ebedi ve kesintisiz en güçlü delildir. Kur’ân’ın bütün delilleri, aynı zamanda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin de delilleridir.
4. Daha sonra Allah, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletine delil olan sıfatlarının en büyüğünü haber vermekte ve bunu şöyle ifade etmektedir:“Dosdoğru bir yol üzerindesin” Yani senin tuttuğun yol mutedil bir yoldur. Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştırır. Bu dosdoğru yol hem kalbi, hem bedeni, hem dünyayı, hem âhireti ıslah eden salih amelleri; kalbi arındıran, ecri artıran, nefsi tertemiz eden erdemli ahlâkı kapsamaktadır. Bu doğru yol, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de onun getirdiği dinin de deişmez sıfatıdır. Burada Kur’ân-ı Kerîm’in yüceliği üzerinde dikkatle düşünmeliyiz. Zira o, en şerefli yemin ile hakkında yemin olunan en değerli şeyi bir arada zikretmiştir. Aslında Yüce Allah’ın verdiği haber tek başına yeterlidir. Bununla birlikte O, burada hakkında yemin ettiği Rasûlünün risaletinin doğruluğuna dair en güçlü, en parlak ve en açık delilleri de ortaya koymuştur. Bizlere de onun yolunun izlenmesi gerektiğine dair latif işarette bulunmuş ve bu hususa dikkatimizi çekmiştir.
5. Bu dosdoğru yolun bildirildiği Kur'ân, çok güçlü ve intikam sahibi Azîz ve çok merhametli olan Rahîm Allah tarafından indirilmiştir. Kitabını indiren O’dur. Bu Kitabını kullarına, onları kendisine ulaştıran bir yol olmak üzere indirmiştir. Bu yolu değişikliklere karşı da izzeti ile himaye etmiştir. Bu Kitap ile kullarına kendilerini rahmet yurduna ulaştıracak şekilde rahmetini ulaştırmıştır. O bakımdan bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın oldukça şerefli ve güzel iki ismi olan Azîz ve Rahîm isimleri ile sona ermektedir.
6. Yüce Allah, Peygamber’in risaletine yemin edip buna dair delilleri ortaya koyduktan sonra bu risalete olan şiddetli ihtiyacı ve bunun zorunluluğunu söz konusu etmektedir. Bu buyrukta sözü edilen kavim, kendilerine kitap gönderilmemiş ve peygamber gelmemiş olan ümmî Araplardır. Cehalet, onların dört bir yanını kuşatmış, sapıklık tepeden tırnağa kendilerini örtmüştü. Öyle ki akıllı kimseleri kendilerine ve akılsızlıklarına güldürecek bir duruma düşmüşlerdi. Yüce Allah, aralarından kendilerini arındıracak, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretecek bir rasûl gönderdi. Şüphesiz bundan önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. Bu peygamber ümmî Arapları ve onların durumunda olan diğer bütün ümmîleri uyarıp korkutmak üzere gönderilmiş, aynı şekilde Kitap ehline de ellerindeki kitaplarda bulunanları hatırlatmak üzere gelmiştir. Bu yüzden Yüce Allah, onu özel olarak Araplara, genel olarak da Arapların dışında kalan milletlere bir nimet olarak göndermiştir. İşte ey Peygamber! Senin kendilerini uyarıp korkutmak üzere kendilerine gönderildiğin bu kimseler, sen uyardıktan sonra iki kısma ayrıldılar: Bir kısmı kendilerine getirdiğin risaleti reddetmiş ve uyarıyı kabul etmemişlerdir. Bunlar da Yüce Allah’ın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdir:
7. Yani onlar hakkındaki “küfür ve şirklerinde kalmaya devam edeceklerdir” şeklindeki ilâhî hüküm ve meşîet, yerine gelecektir. Onlar hakkındaki bu azap sözü, ancak hak kendilerine sunulup da onu reddetmelerinden sonra hak olmuştur ve işte o vakit kalplerine mühür vurulmakla cezalandırılmışlardır. Yüce Allah imanın kalplerine ulaşmasını engelleyen manileri de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
8. Ayağa bukağı ne ise boyuna demir halka da odur. Boyunlardaki bu halkalar oldukça büyüktür ve çenelere kadar ulaşmıştır. “O nedenle başları yukarı kalkıktır.” Yani boyunlarındaki halkaların sertliği ve ağırlığı dolayısı ile başlarını aşağıya doğru eğme imkânı bulamazlar.
9. “Biz onların hem önlerinden bir set, hem de arkalarından bir set çektik.” Yani onları iman etmekten alıkoyan bir engel koyduk, “ve gözlerini de perdeledik. O nedenle artık onlar (hakkı) görmezler.” Cehalet ve bedbahtlık bütün yönleri ile onları kuşatmıştır. Dolayısıyla uyarmaların onlara hiçbir faydası olmaz.
10. Kalbine mühür vurulmuş, hakkı batıl, batılı hak olarak gören kimse nasıl iman edebilir ki? Peygamber’in daveti karşısındaki ikinci kesim ise yapılan uyarı ve korkutmaları kabul edenlerdir. Bunları da Yüce Allah şu buyrukları ile söz konusu etmektedir:
11. “Sen ancak Zikr’e/Kur'ân’a uyan” yani amacı hakka ve verilen öğütlere uymak kimseyi “ve gıyaben Rahman’dan korkan kimseleri uyarabilirsin.” Senin uyarın ancak bu iki vasfa sahip olan kimselere fayda verir ve ancak böyleleri senin öğüdünden gerekli ibreti alır. Bu iki vasıf ise hakkı arayıp bulmakta iyi niyet sahibi olmak ve Yüce Allah’tan saygı duyarak korkmaktır. Senin risaletinden yararlanabilecekler ve senin öğrettiklerinle arınabilecekler işte bunlardır. “İşte böylesini” bu iki vasfa sahip olmak muvaffakiyetine mazhar olanları günahları için “mağfiret ve” salih amelleri ile güzel niyeti dolayısı ile “bitmez tükenmez bir mükafatla müjdele.”
12. “Şüphesiz biz ölüleri” ölümden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere “diriltiriz. Onların önden gönderdiklerini” hayır ya da şer türünden olup hayatta iken bizzat işlemiş oldukları amellerini “de geride bıraktıklarını da yazarız.” Yani hayatta iken ve vefatlarından sonra var olmalarına ve işlenmelerine sebep oldukları hayır ve şer işleri, onların söz, fiil ve hallerinden dolayı meydana gelen amellerdir. Kişinin başkasına ilim öğretmesi, nasihat etmesi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyması, öğrencilere naklettiği bir bilgi yahut hayatında ve ölümünden sonra kendisi ile yararlanılacak şekilde yazdığı ilmi bir kitap; namaz, zekât, sadaka yahut ihsan gibi hayır bir amel işleyip de başkasının ona uyması veya bir mescid ya da insanların kendisi ile yararlanabileceği bir mekan yapması vb. türden her bir hayırlı iş, onun lehine yazılan eserlerinden, geride bıraktıklarındandır. Kötülük yapanın durumu da böyledir, onunkiler de aleyhine yazılır. İşte bundan dolayı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Her kim güzel bir yol açarsa kıyamet gününe kadar o yolun ecri de onunla amel edenlerin de ecri ona yazılır. Her kim de kötü bir yol açarsa o yolun vebali de kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin vebali de onun boynunadır.”[12] İşte buradan Allah’a davet etmenin, mümkün olan her bir yol ve her bir vasıta ile bu yola iletmenin mertebesinin ne kadar yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşılık kötülüğe davet eden ve bunda önder olan kişinin de insanlar arasında derecesi en aşağı, vebali en ağır ve günahları en büyük olan kimse olduğu da ortaya çıkmaktadır. “Biz her şeyi” amelleri, niyetleri ve onların dışında kalanları “apaçık bir ana kitapta” yani bütün kitapların anası olan ve meleklerin ellerinde bulunan kitapların kaynağını teşkil eden Levh-i Mahfuz’da “kaydetmişizdir.”