1- Sâd. Şeref/öğüt sahibi Kur’ân’a andolsun! 2- Aksine kâfirler, bir kibir ve muhalefet içindedirler. 3- Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. (Azap gelince) onlar feryat ettiler; ama kurtulma vakti çoktan geçmişti! 4- İçlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler ve kâfirler:“Bu, bir sihirbaz, bir yalancıdır” dediler. 5- O, bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok şaşılacak bir şey!” 6- Onlardan ileri gelenler harekete geçip şöyle dediler:“Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin. Şüphesiz bu, (art) niyetli bir şeydir!” 7- “Biz son dinde/dönemde de böyle bir şey işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 8- “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar. 9- Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? 10- Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı onların mı? O halde sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler bakalım! 11- Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.
(Mekke’de inmiştir. 88 âyettir)
1. Yüce Allah bu buyruklar ile Kur’ân-ı Kerîm’in durumunu, onu yalanlayanların ona ve onu getirene karşı tutumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Sâd. Şeref/öğüt sahibi” çok değerli ve yüce, kullara kendileri için gerekli olan Allah’ın isimleri ve fiillerine dair bilgileri, yine ihtiyaç duydukları Allah’ın şer’î hükümlerine dair bilgileri, öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair bilgileri anlatıp öğüt veren “Kur’ân’a andolsun!” Bu Kur’ân, onlara hem dinlerinin esasını oluşturan akîdeyi, hem de fer’î hükümlerini açıklayıp hatırlatmaktadır. Burada neyin hakkında yemin edildiğini ayrıca söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü işin gerçeği şudur: Kendisi ile yemin edilen şey ile hakkında yemin edilen şey aynıdır. O da üstün ve şerefli niteliğe sahip bu Kur’ânı Kerîm’dir.
2. Kur’ân-ı Kerîm, bu niteliğe sahip olduğuna göre kulların ona olan ihtiyaçlarının, her bir zorunlu ihtiyacın üstünde olduğu da anlaşılmış olur. Onlara düşen de bu Kitabı, iman ve tasdikle karşılamaları ve bu Kitaptan kendisi ile öğüt alınabilecek hususları çıkarmak için bu kitaba yönelmeleridir. Yüce Allah, bu yola dilediği kimseleri hidâyet eylediği halde onu ve onu indireni inkâr edenler, bu kitaptan yüz çevirdiler. Onlar bu Kitaba karşı “bir kibir ve muhalefet içindedirler.” Ona iman etmeyi kabul etmemekte, ona karşı büyüklenmekte, onu reddetmek, çürütmek ve onu getireni tenkit etmek noktasında düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmaktadırlar.
3. Bu sebeple Allah, onları peygamberleri yalanlamış olan geçmiş nesilleri helâk ettiğini bildirerek tehdit etmekte, helâk edilecekleri vakit geldiğinde de azabın kendilerinden uzaklaştırılması için feryat edip seslerini yükselttiklerini bildirmektedir. Ancak o vakit “kurtulma vakti” değildi. İçine düştükleri sıkıntılardan kurtuluş, başlarına gelen musibetin giderilme zamanı geride kalmıştı. İşte bunlar da büyüklük taslamaları ve ayrılıkçı tavırları dolayısı ile önceki nesillerin başına gelen musibetin bir benzerinin kendi başlarına gelmesinden sakınmalıdırlar.
4. Bu yalanlayıcılar hiç de hayret edilmesi gerekmeyen bir hususa, yani içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler, şaşırıp kaldılar. Oysa onun kendi içlerinden gelmesi, onun söylediklerini kavramaları ve gereği gibi anlamaları içindi. Diğer taraftan bu uyarıcı kendi kavimlerinden olduğu için, ırkçı duyguların etkisi altında kalarak ona tâbi olmaktan çekinmesinler diyedir. Bu durum, onların şükretmelerini ve tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmelerini gerektirir. Halbuki onlar, meseleyi tersyüz ettiler ve inkâra götürecek şekilde hayrete düştüler, küfür ve zulümlerinden ötürü de “bu bir sihirbaz, bir yalancıdır, dediler.” Kanaatlerine göre onun suçu da şuydu:
5. Yani nasıl olur da Allah’a eş ve ortak koşmayı engeller ve ibadeti yalnızca Allah’a ihlâsla yapmayı emreder? “Bu” onun getirdiği “gerçekten çok şaşılacak bir şey!” Kendilerince bu, batıl ve tutarsız bir şey olduğundan dolayı hayreti gerektiren bir husustur.
6. “Onlardan ileri gelenler” sözleri kabul edilenler, kavimlerini izlemekte oldukları şirke sımsıkı yapışmaya teşvik ederek:“şöyle dediler: Yürüyün ve ilâhlarınıza (bağlılıkta) direnin!” Onlardan ayrılmayın, bağlılığınızı sürdürün. Bunlara bağlı kalma ve ibadeti sürdürme konusunda nefsinize karşı mücadele edin. Hiçbir şey size engel olmasın, hiçbir kimse sizleri onlara ibadetten alıkoymasın. “Şüphesiz bu” Muhammed’in getirdiği ve onlara ibadet etmeyi alıkoyan daveti “(art) niyetli bir şeydir.” Yani o, bu konuda iyi olmayan bir niyet ve maksat taşımaktadır. Ancak bu, sadece akılsız kimseler tarafından kabul edilebilecek bir şüphedir. Çünkü hak olsun veya olmasın bir görüşün kabul edilmesine davet eden kimsenin görüşü, onun niyeti ileri sürülerek reddedilemez. Çünkü onun niyeti ve ameli kendisinedir. Böyle birisinin görüşü ancak onun kanaatini çürüten delil ve belgeler ile reddedilir. Onların maksatları da şuydu: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in size yaptığı çağrının asıl sebebi, size başkan olmak, sizin tarafınızdan saygı görmek ve kendisine uymanızı sağlamaktır.
7. “Biz son dinde/dönemde de” onun söylediği bu sözleri ve kendisine davet ettiği bu dini “işitmedik.” Yani son dönemlerde biz böyle bir şeyi işitmedik. Atalarımızdan da bunu duymadık. Atalarımız da kendi atalarından böyle bir şey işitmemişlerdi. O halde atalarımızın izlediği yolu izlemeye devam edin. Çünkü gerçek budur. Muhammed’in kendisine davet ettiği şey ise kendisinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu da aynı şekilde önceki şüpheleri türünden bir şüphedir. Çünkü hakkı, en sıradan bir söze karşı dahi delil gösterilemeyecek bir şekilde reddetmeye kalkışmışlardır. Zira onların gerekçeleri, bunun sapık atalarının izledikleri yola aykırı bir söz olmasıdır. Peki, bu iddiada onun getirdiği sözün batıl olduğuna delil teşkil edecek ne vardır?
8. “Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” Yani onun bize üstünlüğü ne ki biz dururken Zikir onun üzerine indirilsin ve Allah bunu özellikle ona versin?! Bu da yersiz bir şüphedir. Bu Zikri getirenin sözlerini reddetmeye delil olacak taraf neresidir bu sözlerin? Bütün peygamberlerin vasfı da zaten bu değil midir? Yüce Allah, risaletini onlara lütfeder ve insanları Allah’ın yoluna davet etmeyi emreder. Onların bu sözleri, hiçbir şekilde peygamberin getirdiğini reddetmeye elverişli sözler olmadığından dolayı Allah, bu sözlerin hangi kaynaktan beslendiğini söz konusu etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır:“Hayır, onlar Benim Zikrimden yana şüphe içindedirler” yani bu konuda herhangi bir delilleri ve belgeleri yoktur. Onlara şüpheye düşüp bu şüpheye razı olduklarından, apaçık hak kendilerine geldiğinde de yine şüpheleri üzerinde kalmayı ısrarla sürdürdüklerinden dolayı onlar, herhangi bir delile dayalı olmaksızın hakkı çürütmek maksadı ile bu sözleri söylediler ki bu sözleri ancak iftira ve uydurmadan ibaretti. Bilindiği üzere bu vasfa sahip olan kimse, şüphe ve inattan hareketle konuşur. O nedenle de böyle konuşan bir kimsenin sözleri makbul değildir ve hakka karşı onların bu sözleri en ufak bir tenkit ciddiyetine sahip olamaz. Sadece bu sözleri dolayısı ile yerilmeyi ve kınanmayı gerekirhak ederler. Bundan dolayı Allah, onları azaba uğrayacaklarını belirterek şöyle tehdit etmektedir:“Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.” Onların bu sözleri söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi henüz dünyada dünya nimetleri ile faydalanıyor olmaları ve Allah’ın azabından onlara herhangi bir şeyin isabet etmemiş olmasıdır. Eğer O’nun azabını tadacak olurlarsa böyle sözler söyleme cesaretini gösteremezler.
9. O’nun rahmet hazinelerine onlar mı sahiptir ki bu hazinelerden dilediklerini dilediklerine verirler ve dilediklerini de dilediklerine vermezler. Çünkü onlar:“Zikir/Kur'ân (biz dururken) aramızdan ona mı indirildi?” demişlerdir. Yani bu, Allah’ın lütuf ve rahmetidir. Onların ellerinde olan bir şey değildir ki Allah’a karşı bu tür sözler söyleme cesaretini gösterebilsinler.
10. “Yahut göklerin, yerin ve onların aralarında olanların hükümranlığı” istediklerini yapmaya güç yetirebilecekleri şekilde “onların mı? O halde” kendilerini semaya ulaştırabilecek “sebeplere yapışıp (göğe) yükselsinler” de Allah Rasûlünden rahmeti kesiversinler. Onlar, Allah’ın yarattıklarının en âcizleri ve en zayıfları oldukları halde nasıl böyle sözler söyleyebiliyorlar?
11. Yoksa maksatları, batılın zaferi ve hakkın yenilgisi için birleşmek ve bölük bölük ordu haline gelerek birbirleri ile yardımlaşmak mı? Olan da budur; fakat bu maksatları asla gerçekleşmeyecektir. Aksine bu konudaki çabaları hüsran ile sonuçlanacaktır. Orduları da yenilgiye uğratılacaktır:“Halbuki onlar, (peygambere karşı birleşen) birliklerden oluşmuş ve işte şurada yenilgiye uğrayacak bir ordudur.”
Kıssalarından Çıkan Bazı Dersler ve Hükümler: 1. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisinden öncekilerin haberlerini, ibadetlerini, ileri derecedeki sabırlarını ve Allah’a yönelişlerini onun kalbine sebat vermek, nefsini huzura kavuşturmak için anlatmakta, bu hususta onlar ile yarışma şevkini artırmak ve onların yaklaşmaya çalıştıkları Yüce Allah’a yakınlaşma arzusunu harekete getirmek ve kavminin eziyetlerine karşı daha bir sabretmesini sağlamak için hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah, kavminin eziyetlerinden ve hem onun hakkında hem de onun getirdiği Kitap hakkında söylediklerini söz konusu ettikten sonra sabretmesini emretmiş ardından da kulu Davud’u hatırlayarak, ona uymasını istemiştir. 2. Yüce Allah, kendisine itaat uğrunda gerek kalben, gerekse de bedenen güçlü olmayı sever ve bundan övgüyle bahseder. Çünkü bunun sonucunda itaatin güzelliği ve çokluğu konusunda, zayıflık ve gevşeklikte hasıl olmayan pek çok sonuçlar husule gelir. Ayrıca kul, güçlü olmanın sebeplerini elde etmeye çalışmalı, gücü sarsan ve nefsin azmini kıran tembelliğe ve gevşekliğe de meyletmemelidir. 3. Bütün işlerde Allah’a yönelme, Allah’ın peygamberlerinin vasıflarından ve seçkin kullarının özelliklerindendir. Nitekim Yüce Allah, Davud ve Süleyman’dan -ikisine de selâm olsun- bundan dolayı övgü ile söz etmektedir. Bu yüzden onlara uyulmalı ve doğru yolu izlemeye kalkışanlar, onların hidâyetleri ile hidâyet bulmalıdır:“İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy.”(el-En’am, 6/90) 4. Yüce Allah, peygamberi Davud aleyhisselam’a oldukça güzel bir ses lütfetmişti. Bu ses sayesinde Yüce Allah, tesbih ile sesini yükselttiği vakit dağların ve dilsiz kuşların ona karşılık vermelerini, sabah ve akşam vaktinde onunla birlikte tesbih etmelerini sağlamıştı. 5. Allah’ın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden birisi de ona faydalı bir ilim nasip etmesi, insanlar arasında hüküm vermeyi, hakkı batıldan ayırt etmeyi bilmesidir. Nitekim Yüce Allah kulu Davud aleyhisselam’a böyle bir lütufta bulunmuştu. 6. Yüce Allah’ın peygamberlerini ve seçkin kullarını bazı yanlışlıkları olduğu zaman, onları sınayarak o sakıncalı hususun ortadan kalkmasını sağlayacak şekilde imtihan etmesi, onlara olan inâyetinin bir tecellisidir. Bunun sonucunda onlar, önceki hallerinden daha mükemmel bir hale ulaşırlar. Nitekim Davud ve Süleyman’ın -ikisine de selâm olsun- başından geçenler de böyledir. 7. Peygamberler -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- Yüce Allah’tan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar. Çünkü risaletin maksadı, ancak bu yolla gerçekleşir. Bununla birlikte insan tabiatının gereği olan birtakım hata ve kusurları olabilir. Ancak Yüce Allah, lütfu ile bu hallerini hemen telafi etmelerini sağlar. 8. Davud aleyhisselam çoğu zamanlarda Rabbine hizmet etmek için ibadete tahsis ettiği bir yerde bulunurdu. Bu yüzden iki davacı ibadet ettiği yerin duvarını aşarak yanına varmışlardı. Çünkü o, tek başına ibadetgahına çekildi mi kimse onun yanına girmezdi. Hakkında hüküm vermesi gereken olaylar pek çok olmakla birlikte vaktinin tamamını insanlara ayırmazdı. Aksine vaktinin bir bölümünde Rabbi ile başbaşa kalır, O’na ibadet ile saadet bulurdu. Bu ibadet de bütün işlerinde ihlâslı olmasına yardımcı olurdu. 9. Yöneticilerin ve başkaların huzuruna girerken edep kurallarına dikkat etmek gerekir. Bu iki davalı alışılmadık bir halde ve kapının dışında başka bir yerden Davud aleyhisselam’ın huzuruna girdikleri vakit, o onlardan korkmuş ve bunu pek uygun bir durum olarak görmemişti. 10. Dava taraflarının edebe aykırı davranışları ve yapmamaları gereken bir işi yapmaları, hakimin ve yöneticinin adaletle hükmetmesine engel olmamalıdır. 11. Davud aleyhisselam kemal derecesinde, kusurları affeden, bağışlayan, ilim sahibi birisi idi. Kendisinden izin almaksızın dava tarafları onun yanına girdikleri halde onlara kızmadı. Halbuki o, bir hükümdardı. Ama onları ne azarladı, ne de onlara ağır bir söz söyledi. 12. Mazlum bir kimsenin kendisine zulmeden kimse hakkında:“Sen bana zulmettin”, yahut “Ey zalim” veya “Ey bana haksızlık eden!” vb. sözler söylemesi caizdir. Çünkü bu iki hasım da:“Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti” demişlerdir. 13. Bir kişi, oldukça değerli ve pek büyük ilim sahibi bir kimse olsa dahi herhangi bir kimse kendisine öğüt verecek yahut nasihatta bulunacak olursa kızmamalı ve bundan rahatsız olmamalıdır. Aksine bu öğüdü hemen kabul etmeli ve teşekkürle karşılamalıdır. Çünkü iki davacı, Davud aleyhisselam’a öğüt verdikleri halde o, onların bu öğütlerine kızmadı, rahatsız da olmadı. Onların bu tutumları kendisini haktan da uzaklaştırmadı. Aksine aralarında adaletle hüküm verdi. 14. Akrabalar ve arkadaşlar arasında cereyan eden ortaklıklar, malî ve dünyevî ilişkilerin çokluğu, aralarında haksızlıklara ve birinin diğerine düşmanlık beslemesine sebep teşkil eder. Bunu önleyecek tek husus ise Allah’tan korkup takvaya sarılmak, karşı karşıya kalınan işlere iman ve salih amelin yardımı ile sabretmektir. Bu ise insanlar arasında çok az görülen bir husustur. 15. İstiğfar, ibadet ve özellikle namaz, günahlara keffârettir. Allah, Davud aleyhisselam’ın günahının bağışlanmasını, onun Allah’tan mağfiret dilemesine ve secdeye kapanmasına bağlamıştır. 16. Allah, kulları Davud ve Süleyman aleyhimesselam’a O’na yakın olmak ve güzel bir şekilde mükâfat ile ikramda bulunmuştur. O nedenle onların başlarından geçen bu olayların, Allah nezdindeki derecelerini eksilttiğini kimse zannetmemelidir. Bu, Yüce Allah’ın, ihlâsa erdirmiş olduğu kullarına olan lütfunu eksiksiz ihsan etmesinin bir neticesidir. O, onları mağfiret edip günahlarının izlerini üzerlerinden giderdiği takdirde bütün bunların doğurduğu sonuçları da kendilerinden uzaklaştırır. Bu yüzden insanlar, onların birtakım günahlarını öğrenecek olurlarsa kalplerine onların, ilk derecelerinden daha aşağıya düştükleri kanaati doğmamalıdır. Yüce Allah, bütün bu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kerîm ve Ğaffâr olan Allah için ise bu, zor bir şey değildir. 17. İnsanlar arasında hükmetmek, dini bir mertebedir. Allah’ın peygamberleri ve O’nun seçkin kulları bu görevi üstlenmişlerdir. Bu görevi yerine getirenin vazifesi ise hak ile hükmetmek ve hevâdan uzak durmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer’î hükümleri ve halleri bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde hakkında hüküm verilecek olan meselenin türünü ve bu meselenin şer’î hükmün kapsamına sokulma keyfiyetini de bilmelidir. Bunlardan herhangi birisini bilmeyen bir kimse, hüküm veremez, onun böyle bir işe kalkışması da helâl değildir. 18. Hakimin hevâdan sakınması ve daima hevâsının etkisi altında kalabileceğini hatırında tutması gerekir. Çünkü hiçbir nefis, hevâsının hükmüne girmekten uzak kalamaz. Bunun yerine o, hakkı maksat olarak gözetmek ve hasımlardan herhangi birisine duyduğu sevgi veya nefreti, hüküm vereceği vakit bir kenara bırakmak için nefsi ile gerektiği gibi cihad etmeli ve ona karşı mücadele vermelidir. 19. Süleyman aleyhisselam, Davud aleyhisselam’ın faziletlerinden ve Allah’ın ona ihsan ettiği lütuflarından birisidir. Çünkü O, Süleyman’ı ona bağışlamıştır. Allah’ın kuluna en büyük nimetlerinden birisi de ona salih bir evlat ihsan etmesidir. Hele bu evlat bir de âlim olursa, nur üstüne nur olur. 20. Yüce Allah:“O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça (Allah'a) yönelen biri idi” buyruğunda Süleyman aleyhisselam’dan övgü ile söz etmektedir. 21. Yüce Allah’ın, kullarına salih ameller ve üstün ahlâki değerler lütfetmesi O’nun, kuluna pek çok hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi demektir. Lütfedip bağışlayan O olduğu halde bu nimetler dolayısıyla o kullarından övgü ile söz etmesi de apayrı bir lütuftur. 22. Süleyman aleyhisselam Yüce Allah’ın sevgisini bütün sevgilerden önde tutmuştur. 23. Kulu Allah’tan alıkoyup meşgul eden her bir şey, yerilmiştir ve uğursuzdur. Öyleyse kul, böyle bir şeyden uzak durmalı ve kendisi için daha faydalı olan şeylere yönelmelidir. 24. Meşhur bir kaide vardır:“Bir şeyi Allah için terk edene Allah, ondan hayırlısını verir.” Süleyman aleyhisselam da nefislerce sevilen asil atları boğazlayarak Allah’ın sevgisini öne geçirdiğinde Allah, ona bunların yerine bunlardan daha hayırlısını ihsan etti. Zira yumuşakça esen rüzgarı ona amade kılmıştı ki