Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

3 — Âl-i İmrân Suresi (آل عمران) • Ayet 139
وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ 139 اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ 140 وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ 141 اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ 142 وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟ 143
Meal ve Tefsiri

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu.

139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır.
140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki hikmetlerden birisidir. Çünkü Allah nezdinde şehitlik, en üstün mevkilerden birisidir. Bu mevkiye ulaşmanın tek yolu ise onun sebeplerinin yerine getirilmesidir. İşte Yüce Allah’ın, mü’min kullarının arzuladıkları üstün konaklar ve ebedi nimetleri elde edebilmeleri için nefislerin hoşlanmayacağı birtakım sebepleri karşılarına çıkarması da mü’min kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. “Allah zalimleri” yani kendilerine zulmeden ve Allah yolunda savaşmayıp oturanları “sevmez.” Sanki burada üstü kapalı bir şekilde münafıklar yerilmekte ve onların Allah tarafından nefretle karşılandıkları ifade edilmektedir. Bu sebepledir k Allah onları cihaddan alıkoymuştur. Çünkü “eğer onlar (cihada) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını hoş görmedi de kendilerini alıkoydu ve (onlara): Oturanlarla beraber oturun dendi.”(et-Tevbe, 9/46)
141. “Bir de Allah mü’minleri temizlesin” buyruğu da Uhud bozgunundaki hikmetlerden birisini dile getirmektedir. Allah böylelikle mü’minleri günahlarından ve kusurlarından arındırıp temizlemek istemiştir. Buna delil de Allah yolunda cihad ve şehadetin günahları örtmesi ve kusurları gidermesidir. Yine Allah mü’minleri onların dışında kalan münafıklardan da arındırıp temizler, böylelikle mü’minler onlardan kurtulurlar. Kimin mü’min, kimin münafık olduğunu anlarlar. “kâfirleri de helâk etsin diye” Bu husustaki hikmetlerden birisi de Yüce Allah’ın bu yolla kâfirlerin helâk edilmesini takdir etmesidir. Yani böylelikle karşılaşacakları ceza ile kâfirler helâk edilip yok edilirler. Çünkü kâfirler zafere kavuşacak olurlarsa haddi aşarlar ve azgınlıklarına azgınlık katarlar. Bu sebepten dolayı da çabucak cezalandırılmayı hak ederler. Bu da Allah’ın mü’min kullarına olan bir rahmetidir.
142. “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?” Bu buyruktaki soru, inkâr amaçlıdır. Yani Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda zorlukla karşılaşmaksızın, hoşlanılmayan şeylere tahammül etmeksizin cennete gireceğinizi zannetmeyin, böyle bir şeyi hatırınıza bile getirmeyin, demektir. Çünkü cennet dileklerin en yücesi ve yarışanların uğrunda yarıştıkları şeylerin en üstünüdür. Dilek ne kadar büyük olursa ona ulaştıran yol da o kadar zor olur. Ona götüren amel de o kadar büyük olur. Rahata, rahatı terk etmeksizin ulaşılamaz. Nimetler de nimetler terk edilmeksizin elde edilemez. Fakat Allah yolunda kula, dünya hayatında iken isabet eden hoş olmayan şeylere karşı nefis alıştırılması, bu hususta eğitilmesi ve varacağı yerin bilinmesi halinde -basiret erbabı nezdinde- bu sıkıntılar sonuçta kendilerini sevince ulaştıracak hediyelere dönüşür ve artık onlar o zorluklara aldırmazlar. Bu da Allah’ın bir lütfudur ve O lütfunu dilediği kimselere verir. Daha sonra Yüce Allah önceleri temenni edip de gerçekleşmesini arzu ettikleri bir husus üzerinde gereği gibi sabretmediklerinden ötürü onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır:
143. “Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz.” Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum arasından Bedir’e katılmamış birçok kimse vardı ve bunlar Allah’tan, bütün güçlerini ortaya koyacakları bir savaşta bulunmayı temenni ediyorlardı. İşte Yüce Allah bunlara:“İşte bakıp dururken gördünüz onu!” diye buyurmaktadır. Yani bakıp dururken daha önce temenni ettiğiniz şeyi gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz. O halde ne diye sabrı terk ediyorsunuz? Bu, özellikle böyle bir temennide bulunanlara ve temenni ettiği şeyi ele geçiren kimselere yakışmayan ve uygun olmayan bir haldir. Bu temennide bulunan kimseye düşen, bütün gayretini ortaya koyması ve bu konuda gücünü son noktasına kadar harcamasıdır. Bu âyet-i kerimede şehid olmayı temenni etmenin mekruh olmadığına delil vardır. Buna delil yönü de şöyledir: Yüce Allah onların bu temennilerine karşı itiraz teşkil edecek bir ifade kullanmadığı gibi temennide bulunmalarından dolayı da onları kınamamıştır. Sadece onların bu temenninin gereğini yapmamalarına karşı çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.