Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

3 — Âl-i İmrân Suresi (آل عمران) • Ayet 153
اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ 153 ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ 154
Meal ve Tefsiri

153- Hani Peygamber arkanızdan size seslenip dururken siz, hiç kimseye dönüp bakmadan uzaklaşıyordunuz. Kaybettiklerinize ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah, size keder üstüne keder vererek sizi cezalandırdı. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. 154- Sonra o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyuklama indirdi. Bir grup da canlarının sevdasına düşmüşlerdi. Allah’a karşı hakkın dışında cahiliyet zannı gibi bir zan besliyorlardı. “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. De ki:“Her şey Allah’ın elindedir.” Onlar sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar. “Bizim bu işten bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki:“Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi. Allah göğüslerinizdekini sınamak ve kalplerinizdekini temizlemek için (böyle yaptı). Allah kalplerin özünü çok iyi bilendir.”

153. Yüce Allah onların savaşta bozguna uğradıkları durumu hatırlatmakta ve bu sebeple onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hani Peygamber arkanızdan size seslenip dururken” yani kaçanların arkasından “Ey Allah’ın kulları, bana dönün” diye seslenirken; siz ona dönüp bakmıyordunuz, ona doğru gitmiyordunuz. Esasında bizatihi kaçmak bile kınanmayı gerektiren bir husustur. Peygamberin çağrısının kabul edilmesi, kişinin kendisini kurtarmasından önce gelmelidir. O bakımdan sizin bu çağrıyı kabul etmekten geri kalmak sureti ile kınanmayı hak edişiniz, daha da ileri bir dereceyi bulmuştur. “Siz hiç kimseye dönüp bakmadan uzaklaşıyordunuz” gayretle kaçışıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Yani sizden kimse kimseye yönelmiyor, onun ne yaptığına bakmıyordu. Bütün yaptığınız kaçmaktan ve savaştan kurtulmaktan ibaretti. Hâlbuki sizin için büyük bir tehlike de yoktu. Çünkü siz düşmanın önünde bulunup onlarla savaşa girişen en son kimseler değildiniz. Bu şekilde Rasûlün çağrısına uymadığınız için “kaybettiklerinize” ilâhi yardım ve zafere “ve başınıza gelenlere” bozgun, öldürülme ve yaralanmalara “üzülmeyesiniz diye Allah size keder üstüne keder vererek cezalandırdı.” Ardı arkasına kederlerle sizi cezalandırdı. Zaferi ve ganimeti kaybetmek sebebi ile bir keder, yenilgiye uğramanız dolayısı ile bir keder ve bütün bu kederleri size unutturan bir keder ki o da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in öldürüldüğünü işitmenizdi. Fakat Yüce Allah lütfu ile ve kullarına merhameti dolayısı ile bütün bu işlerin bir araya gelmesini mü’min kulları için hayırlı bir iş olarak takdir etmişti. Çünkü daha sonra kesin olarak Allah Rasûlü’nün öldürülmediğini anlayınca artık karşılaştığınız bütün musibetler size hafif geldi. Her türlü musibet ve mihnete karşı büyük bir teselli olan onun varlığı ile sevindiniz. Hiç şüphesiz Yüce Allah, bela ve mihnetler içerisinde pek çok sır ve hikmetleri de saklı tutar. Bütün bunlar Yüce Allah’ın sizin amellerinizden, zahir ve batınlarınızdan tam anlamı ile haberdar olmasının bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. Yüce Allah’ın:“Kaybettiklerinize ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: O’nun, bu gam ve kederi hakkınızda takdir etmesi, musibetlere karşı sabretmeye alışmanız, nefislerinizin bu işlere yatkın hale gelmesi ve zorluklara kolaylıkla katlanabilmeniz içindir.
154. “Sonra” size isabet eden “o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyuklama indirdi.” Şüphesiz ki bu, Allah’ın onlara bir rahmeti, bir ihsanı, kalplerine verdiği bir sebat ve ileri derecede bir huzur idi. Çünkü korkan bir kimse, içindeki korkudan dolayı uyuklayamaz. Korku kalpten gitti mi ancak o vakit uyuklama mümkün olur. Yüce Allah’ın kendilerine uyuklama nimetini verdiği bu kesim, Allah’ın dinini egemen kılmaktan, Allah ve Rasûlü’nün rızasını ve müslüman kardeşlerin maslahatını elde etmek düşüncesinden başka bir istekleri olmayan mü’minlerdir. “Canlarının sevdasına düşmüşlerdi” bu kesim, münafıklıkları yahut imanlarındaki zaaf sebebi ile canlarından başka bir şey düşünemiyorlardı. Bundan dolayı bunlara diğerlerine gelen uyuklama gelmemişti. Bunlar:“Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. Buradaki soruları inkâr amaçlıdır. Yani bizim bu işte; yardım, zafer ve üstünlükte hiçbir payımız olamaz, diyorlardı. Böylelikle Rableri, dini ve Rablerinin peygamberi hakkında kötü zan besliyorlar, Yüce Allah’ın peygamberinin dinini tamamlamayacağını ve bu bozgunun Allah’ın dini aleyhine nihai bir hüküm ve kesin bir sonuç olacağını zannediyorlardı. Yüce Allah böylelerine cevap olarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Her şey Allah’ın elindedir.” Buradaki “emir (şey) kelimesi hem kaderî hem de şer’î emirleri kapsamaktadır. Yani her bir şey, Allah’ın kaza ve kaderi iledir, demektir. Güzel sonuç olan yardım ve zafer, Allah’ın dostlarına ve ona itaat edenleredir. İsterse o olaylar başlarından geçmiş olsa dahi. “Onlar” münafıklar “sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar.” Daha sonra Yüce Allah onların gizledikleri hususu açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Bizim bu işten bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik diyorlar.” Yani eğer bu olay ile ilgili bizim görüşümüz ve bize danışılırken açıkladıklarımız kabul edilmiş olsa idi burada öldürülmezdik. Bu sözleri ile onlar inkâra sapmış oluyorlar, Allah’ın kaderini yalanlıyorlar, Allah Rasûlü’nün ve ashabının görüşlerinin mantıksız olduğunu söylemiş oluyorlar; diğer taraftan kendi kendilerini de tezkiye ediyorlardı. Yüce Allah ise onların bu kanaatlerini şöylece reddetmektedir:“De ki: evlerinizde” yani öldürülme ihtimalinin en uzak olduğu yer olan o yerlerde “olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.” O halde sebepler -ne kadar büyük olursa olsun- ancak ve ancak kader ve kazaya aykırı olmadıkları takdirde fayda sağlayabilirler. Eğer sebepler ilâhi kadere ters ise hiçbir fayda sağlayamazlar; aksine Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğu -ölüm ya da hayatta kalma- hükmü mutlaka yerini bulur. “Allah göğüslerinizdekini sınamak” kalplerinizde bulunan münafıklık, iman ve iman zaafiyetini imtihan etmek “kalplerinizdekini temizlemek” kalplerinizi şeytanın vesveselerinden ve bu vesveselerden etkilenen kötü niteliklerden temizlemek “için (böyle yaptı).”“Allah kalplerin özünü” kalplerinde bulunanları ve onların sakladıklarını “çok iyi bilendir.” O bakımdan O, ilim ve hikmetinin gereği olarak kalplerde gizli bulunanları ve işlerin sırlarını açığa çıkartacak sebepleri takdir etmiştir.