Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

42 — Şûrâ Suresi (الشورى) • Ayet 1
حٰمٓ 1 عٓسٓقٓ۠ 2 كَذٰلِكَ يُوح۪ٓي اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۙ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ 3 لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ 4 تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ 5 وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ 6 وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَر۪يقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَر۪يقٌ فِي السَّع۪يرِ 7 وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ 8 اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۚ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْـيِ الْمَوْتٰىۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ 9
Meal ve Tefsiri

1- Hâ, Mîm. 2- Ayn, Sîn, Kâf. 3- Aziz ve Hakim olan Allah, senden öncekilere olduğu gibi sana da işte böyle vahyeder. 4- Göklerde olanlar da yerde olanlar da yalnız O’nundur. O, çok yücedir, pek büyüktür. 5- Gökler nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için mağfiret dilerler. Şunu bilin ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 6- O’nun dışında dostlar edinenlere gelince Allah, onların üzerinde görüp gözetendir. Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin. 7- İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında bulunanları uyarasın hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın diye Arapça bir Kur’ân vahyettik. (O gün geldiğinde) bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır. 8- Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise hiçbir dost ve yardımcıları yoktur. 9- Yoksa onlar O’ndan başka dostlar mı edindiler? Halbuki asıl dost ancak Allah'tır. Ölüleri de O diriltir. O, her şeye gücü yetendir.

(Mekke’de inmiştir. 53 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-4. Yüce Allah, Nebiyy-i Kerîm’e bu Kur’ân-ı Azim’i vahyedenin -kendisinden önceki peygamber ve rasûllere vahyettiği gibi- kendisi olduğunu haber vermektedir. Bununla Yüce Allah, önceden ve sonradan kitaplar indirip peygamberler göndermekle ne kadar lütufkâr olduğunu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden benzeri görülmemiş bir peygamber olmadığını, onun yolunun kendisinden öncekilerin yolu ile aynı olduğunu, durumunun da kendisinden önceki peygamberlerin durumuna uygun olduğunu açıklamaktadır. Onun getirdiği, kendisinden önceki peygamberlerin getirdiklerine benzemektedir. Çünkü hepsi de hak ve gerçektir. Bu Kitap ulûhiyet, pek büyük izzet ve kudret sahibi (Aziz) ve sonsuz hikmet sahibi (Hakim) olan tarafından indirilmiştir. Ulvi ve süfli alem tamamen O’nun mülküdür. Hepsi O’nun kaderi ve şer’i tedbir ve idaresi altındadır. Ayrıca O hem zatı, hem kadri, hem de her şeyi kuşatan hakimiyeti yönünden en üsttedir:“O, çok yücedir, pek büyüktür.” O’nun büyüklüğünün bir tecellisi de şudur: 5. “Gökler” büyüklüklerine ve cansız varlıklar olmalarına rağmen “nerede ise üst taraflarından çatlayacaklar;” mukarreb olan şerefli “melekler de” O’nun azametine boyun eğerek, izzetinin önünde saygı ile eğilerek ve rububiyetine önünde boyun bükerek “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” O’nu tazim ederler, her türlü eksiklikten tenzih ederler, bütün kemal sıfatları ile nitelendirirler. “Yeryüzünde olanlar için” onlardan sadır olup da Rablerinin azamet ve kibriyâsına lâyık olmayan türden amelleri dolayısıyla “mağfiret dilerler.”“Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Eğer O’nun mağfiret ve rahmeti olmasa idi, bütün insanlara toptan imha edici cezayı çabucak gönderirdi. Yüce Allah’ın genel olarak bütün peygamberlere, özel olarak da Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun- vahiy gönderdiğini söz konusu ettikten sonra kendi zatını bu vasıflar ile vasfetmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’de yüce yaratıcının kemaline delil teşkil eden apaçık belge ve delillerin bulunduğuna ve O’nun da bu yüce isimlerle vasfedilmesi gerektiğine işarettir. Böylelikle kalpler, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na tazim etmek, O’nun celal ve ikramını kavramak imkânını bulsun, gizli ve açık bütün türleri ile ibadeti yalnız O’na yöneltsin. Diğer taraftan zulmün en büyüğü ve en çirkin söz de Allah’ın dışında herhangi bir fayda sağlama ya da zarar verme imkânına sahip bulunmayan birtakım varlıkları Allah'a eş koşmaktır. Halbuki bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve bütün hallerinde Yüce Allah’a muhtaç olan varlıklardır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla şöyle buyurmaktadır:
6. “O’nun dışında dostlar edinenlere” Allah’a ibadet ve itaat edercesine onlara ibadet ve itaat etmek sureti ile onlara yönelerek ilah edinenlere “gelince” bunlar ancak bâtılı ilah edinmişlerdir. Gerçekte bunlar dost ve ilah olamazlar. “Allah onların üzerinde görüp gözetendir” onlara hayrı ile şerri ile amellerinin karşılıklarını vermek için kaydetmektedir “Sense onların üzerlerinde bekçi değilsin.” Onların amelleri sana sorulmaz. Sen ancak tebliğcisin ve vazifeni de eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun.
7. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne ve insanlara Kur’ân-ı Kerîm’i indirme lütfunu hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“İşte bu şekilde sana da hem şehirlerin anası” kasıt Mekke-i Mükerreme’dir “ve onun etrafında bulunanları” diğer Arap şehir ve kasabalarını “uyarasın” sonra da bu uyarı, diğer insanlara da ulaşsın; “hem de kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” ve Allah’ın öncekileri de sonrakileri de bir araya getireceği “toplanma günü ile uyarasın” ve bu günde hiçbir şüphe bulunmadığını “belirtesin diye” lafız ve manaları apaçık “Arapça bir Kur’ân vahyettik.” Ayrıca insanlara bu günde iki gruba ayrılacaklarını ve o gün “bir grup” yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik edenler “cennette” kâfir ve inkarcı sınıflardan oluşan diğer “bir grup da cehennemde olacaktır” diye haber veresin.
8. “Eğer Allah dileseydi onları” bütün insanları hidâyet üzere olan “tek bir ümmet yapardı.” Çünkü O, her şeye güç yetirendir, O’nun için imkânsız bir şey yoktur. Ancak O, yarattıklarının haslarından dilediği kimseleri rahmetine almak istemiştir. Hiçbir iyi işe yaramayan zalimlere gelince onlar, ilâhî rahmetten mahrumdurlar ve onlar için Allah’tan başka işlerini görüp gözetecek ve böylelikle arzu ettiklerini elde etmelerini sağlayacak “hiçbir dost ve” hoşlanmadıkları şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcıları yoktur.”
9. “Yoksa onlar O’ndan başka” onlara ibadet etmek sureti ile dost ve hami edindikleri “başka dostlar mı edindiler?” Böylelikle onlar, çok kötü ve çirkin bir yanılgıya düştüler. Halbuki kulunun işlerini üstlenen, kulun da ibadet ve itaat ederek, mümkün olan her türlü yakınlaştırıcı ibadet ile kendisine yakınlaşmaya çalışması gereken gerçek dost ve hami O’dur. O, genel olarak bütün kulların -işlerini çekip çevirmekle, kaderini onlar hakkında geçerli kılmakla- hamisi olduğu gibi, özel olarak da mü’min kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, bütün işlerinde lütuf ve yardımı ile onları görüp gözetmek sureti ile onların dost ve hamisidir. “Ölüleri de O diriltir; O, her şeye gücü yetendir.” Hayat veren, öldüren O’dur. Meşîet ve kudreti daima geçerli olan O’dur. Kendisine hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadet edilmeye layık olan da O’dur.