Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

45 — Câsiye Suresi (الجاثية) • Ayet 27
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ 27 وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً۠ كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَاۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ 28 هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ 29 فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ 30 وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا۠ اَفَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْـبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْماً مُجْرِم۪ينَ 31 وَاِذَا ق۪يلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ ف۪يهَا قُلْتُمْ مَا نَدْر۪ي مَا السَّاعَةُۙ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَناًّ وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِن۪ينَ 32 وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ 33 وَق۪يلَ الْيَوْمَ نَنْسٰيكُمْ كَمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ 34 ذٰلِكُمْ بِاَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُواً وَغَرَّتْكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ 35 فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرْضِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ 36 وَلَهُ الْكِبْرِيَٓاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۖ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ 37
Meal ve Tefsiri

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir.

27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır:
28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir:
29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir:
30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur.
31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.
32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi.
33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir.
34. (Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.”
35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler.
36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir.
37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır.

el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır.

***