29- Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler. Sen onların çokça rükû ve secde ettiklerini, Allah’tan bir lütuf ve rıza istediklerini görürsün. Onların alameti, yüzlerindeki secde izidir/nurudur. Onların Tevrat’taki vasıfları işte budur. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra kalınlaşıp gövdesi üzerine doğrulmuş, çiftçilerin hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah, (onların bu haliyle) kâfirleri öfkelendirir. Allah iman edip salih ameller işleyen böyle kimselere mağfiret ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.
29. Yüce Allah, peygamberi ile ensar ve muhacirlerden oluşan ashab-ı kiramın, en mükemmel vasıflara ve en üstün hallere sahip olduklarını bildirmektedir: Onlar, “kâfirlere karşı sert”dirler. Onları düşman bilirler ve onlara karşı zafer kazanmak için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Bu uğurda yapabilecekleri her şeyi yapmaya çalışırlar. Kâfirler, onlardan sertlikten başka bir şey görmezler. İşte bundan dolayı düşmanları, önlerinde zilletle boyun eğmiştir, güçleri kırılmıştır ve müslümanlar da onlara hakim olmuştur. “Kendi aralarında ise merhametlidirler.” Birbirlerini severler. Birbirlerine merhamet ederler, birbirlerine şefkatlidirler. Tek bir vücut gibidirler. Onların her biri, kendisi için istediğini kardeşi için de ister. İnsanlara karşı davranışları işte böyledir. Yaratıcıyla olan durumlarına gelince “Sen onların çokça rükû ve secde ettiklerini... görürsün.” Yüce Allah onları en değerli rükünleri rükû ve secde olan çokça namaz kılmakla nitelendirmektedir. Onlar bu ibadetleri ile “Allah’tan bir lütuf ve rıza” isterler. Bundan maksatları Rablerinin rızasını elde etmek ve O’nun mükâfatına ulaşmaktır. “Onların alameti, yüzlerindeki secde izidir/nurudur.” İbadeti çokça yapmaları ve güzel ibadet etmeleri, yüzlerini nurlandıracak kadar onları etkilemiştir. Onların içleri namaz ile aydınlandığı gibi, dışları da aydınlanmıştır. “Onların Tevrat’taki vasıfları işte budur.” Yüce Allah’ın burada sözünü ettiği bu vasıfları, aynı şekilde Tevrat’ta zikredilmiştir. “İncil’deki vasıfları ise…” Orada başka bir şekilde nitelendirilmişlerdir. Buna göre onlar, mükemmellikleri ve birbirleri ile dayanışmalarında şuna benzer:“filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş” sonra bu ekin “kalınlaşıp” dimdik bir hal alarak “gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir.” Mükemmelliği, olgunluğu, dik duruşu ve güzelliği dolayısı ile çiftçiler ondan hoşlanırlar. İşte ashab radıyallahu anhum da böyledir. Onlar insanlara faydalı olmaları, insanların da onlara ihtiyaç duymaları bakımından ekine benzerler. İman ve amellerinin gücü, ekinin kök ve gövdelerinin gücü gibidir. Küçük yaştakilerin ve sonradan İslâm’a girenlerin durumu da daha önceki büyüklere katılmış, onları güçlendirmiş, mevcut hali üzere -Allah’ın dinini hakim kılmak ve ona davet etmek gibi hususlarda- onlara yardım etmiş olmaları yönünden, filizini çıkartan ve böylelikle onu güçlendirip kalınlaştıran ekine benzerler. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah, (onların bu haliyle) kâfirleri öfkelendirir” buyurmuştur. Kâfirler onların bir arada olduklarını, dinlerine düşman olanlara karşı güçlü ve çetin olduklarını, savaşlarda ve çarpışma alanlarında onlarla çarpıştıklarını gördükleri vakit öfkelenirler. “Allah iman edip salih ameller işleyen böyle kimselere mağfiret ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.” İman ve salih ameli bir arada gerçekleştiren ashabın -Allah hepsinden razı olsun- günahlarını bağışlamıştır. Bu bağışlama ise onların dünya ve âhirette kötülüklerden korunmalarını, dünya ve âhirette pek büyük mükâfatlara nail olmalarını ifade eder.
Burada yeri gelmişken Hudeybiye kıssasını, İmam Şemsuddin İbnu’l-Kayyım’ın Zâdu’l-Mead adlı eserinde anlattığı şekilde nakledeceğiz. Çünkü bu kıssa, bu sureyi anlamaya katkıda bulunacaktır. Nitekim İbnu’l-Kayyım ayrıca Hudeybiye kıssasındaki anlam ve sırları da söz konusu etmektedir: Hudeybiye Kıssası: Nâfi’ dedi ki: Hudeybiye, Hicri 6. yılı Zilkade ayında olmuştur. Doğru olan da budur. Bu, ez-Zühri, Katade, Mûsâ b. Ukbe, Muhammed b. İshak ve diğerlerinin görüşüdür. Hişam b. Urve ise babasından naklen şöyle demiştir:“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye’ye gitmek üzere Ramazan ayında yola çıktı ve Hudeybiye vak’ası, Şevval ayında cereyan etti.” Ancak bu, bir yanılmadır. Zira Ramazan’da olan, Mekke’nin fethi için yapılan gazadır. Ebu’l-Esved de Urve’den -doğru kabul edilen görüşe uygun olarak- Hudeybiye’nin, Zilkade ayında gerçekleştiğini nakletmiştir. Buhari ile Müslim’de Enes’ten gelen bir rivâyete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dört umre yapmıştır ve bunların hepsi de Zilkade ayındadır. Bunlardan birisinin de Hudeybiye umresi olduğunu zikretmiştir. (O sırada) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bin beş yüz kişi vardı ki Buhari ile Müslim’de yer alan ve Câbir’den gelen rivâyette böyle geçmektedir. Yine Buhari ve Müslim’de yer alıp Câbir’den gelen bir başka rivâyete göre de bin dört yüz kişi idiler. Buhari ile Müslim’de Abdullah b. Ebî Evfâ’dan gelen rivâyete göre o: Biz, bin üç yüz kişi idik, demiştir. Katade der ki: Said b. el-Müseyyeb’e sordum:“Rıdvan biatında hazır bulunanlar kaç kişi idiler?” O: “Bin beş yüz kişi idiler” dedi. Ben:“Ama Cabir b. Abdullah: Bin dört yüz kişi idiler, demektedir.” deyince şöyle dedi: “Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun. O yanılmıştır. Bana onların bin beş yüz kişi olduklarını nakletmişti.” Ben (İbnu’l-Kayyım) derim ki: Bu iki görüş de Cabir’den sahih olarak nakledilmiştir. Yine ondan sahih olarak gelen rivâyete göre Hudeybiye günü her yedi kişi için bir deve olmak üzere yetmiş deve kesmişlerdir. Ona: Kaç kişi idiniz?, diye sorulunca da o: Atlımızla, piyademizle bin dört yüz kişi idik. demiştir. Ben de bu görüşün daha doğru olduğu kanaatindeyim. Aynı zamanda bu, el-Berâ b. Âzib, Ma’kil b. Yesar, iki rivâyetten daha sahih olanına göre Seleme b. el-Ekvâ ile el-Müseyyeb b. Hazn’in de görüşüdür. Şu’be, Katade’den, o Said b. el-Müseyyeb’den, o da babasından naklen şöyle demiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte ağacın altında bin dört yüz kişi idik. Onların yedi yüz kişi olduklarını söyleyenler, açıkça hata etmiştir. Bu kanaatte olanların dayanağı şudur: O gün ashab yetmiş deve kesmişlerdi. Bir devenin yedi yahut on kişi için yeterli olduğuna dair rivâyetler gelmiştir. Ancak bunun böyle olması, bu kanaati ileri sürenlerin görüşlerinin doğruluğuna delil değildir. Çünkü bu gazvede bir devenin yedi kişi için yeterli olduğu açıkça ifade edilmiştir. Eğer yetmiş deve hepsi adına kesilmiş olsa idi, onların dört yüz doksan kişi olmaları gerekirdi. Halbuki aynı hadisin devamında bin dört yüz kişi oldukları zikredilmektedir. Zülhuleyfe denilen yere vardığında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hediye kurbanlarına gerdanlık takıp onları alâmetlendirmiş, umre yapmak üzere de ihrama girmişti. Önden Huzaalılardan birisini de Kureyş’in durumunu haber almak üzere gözcü olarak göndermişti. Usfan’a yakın bir yere geldiklerinde gönderdiği gözcü yanına gelerek şöyle demişti:“Ben buraya gelirken Ka’b b. Luey oğulları sana karşı farklı kabilelerden bir grup toplamış ve senin için büyük kalabalıkları bir araya getirmiş idi. Seninle savaşmak istiyorlar ve seni Kâbe’ye ulaşmaktan alıkoyacaklar.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabı ile istişare edip şöyle demişti:“Ne dersiniz? Bunlara yardım edenlerin geride bıraktıkları çoluk çocukları üzerine baskın yaparak onları esir alalım mı? Eğer savaşmayacak olurlarsa çoluk çocuklarını kaybetmiş ve esir alınmış olarak otururlar. Eğer kurtulacak olurlarsa o takdirde bu, Allah’ın kopardığı bir boyun olur. (Böyle mi yapalım) yoksa Beyt’e doğru gidelim ve bizi ona girmekten alıkoyanlarla mı savaşalım?” Ebu Bekir radıyallahu anh: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir. Bizler umre için geldik. Kimse ile savaşmak için gelmedik. Ancak bizi Beyt’e ulaşmaktan engelleyenlerle savaşırız.”, dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“O halde yola devam edin”, dedi. Yollarına koyuldular. Yolun bir bölümünde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Halid b. Velid Kureyşli birtakım atlılar ile birlikte el-Ğamîm denilen yerde bulunmaktadır. O bakımdan siz sağ taraftan yol alın.” Allah’a andolsun ki Halid, onların farkına bile varmadı. Nihâyet ordunun toz-dumanı içinde kalınca hemen hızlıca geri dönüp Kureyşlileri uyarmak üzere at koşturmaya başladı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üzerlerine doğru ineceği tepeye varıncaya kadar yoluna devam etti. Bu tepeye varınca bineği çöktü. İnsanlar onu kaldırmak istedilerse de o yerinden kalkmamakta direndi. “Kasvâ çöktü de kalkmıyor” dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Hayır, Kasva kendisi çökmedi. Onun öyle (çöküp kalkmamak diye) bir huyu yoktur. Fakat fili (yoluna koyulmaktan) alıkoyan, onu da alıkoydu.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Canım elinde olana yemin ederim ki bugün Allah’ın saygı duyulmasını istediği bir hususu tazim edecekleri şekilde benden ne isterlerse onlara onu vereceğim (kabul edeceğim)” dedikten sonra devesini harekete geçirdi, o da (Peygamber sırtında olduğu halde) hemen ayağa kalktı. Hudeybiye’nin en ucunda suyu az bir yerde konaklayıncaya kadar da yoluna devam etti. Bu su az olduğundan dolayı azar azar su alınabiliyordu. Kısa bir süre sonra insanlar oranın suyunu da tükettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e susuz kaldıklarından dolayı şikâyette bulununca Peygamber de torbasından bir ok alıp bu oku suyun bulunduğu yere bırakmalarını istedi. Allah’a yemin olsun, su hemen kaynamaya başladı ve oradan ayrılıncaya kadar su ihtiyaçlarını karşıladılar. Peygamber yakınlarına gelip konakladığından dolayı Kureyş korkuya kapıldı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara ashabından birisini göndermek istedi. Onlara göndermek üzere Ömer b. el-Hattab’ı çağırdı, o:“Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Bana herhangi bir zarar verilecek olursa, Mekke’de Ka’b oğullarından beni koruyacak bir kimse yoktur. Benim yerime Osman b. Affân’ı gönder, onun aşireti ve akrabaları oradadır. O, senin istediğini onlara bildirir.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Osman b. Affân’ı çağırdı, onu Kureyşlilere elçi olarak göndererek dedi ki:“Onlara biz savaş için gelmedik, biz umre yapmak üzere geldik diye bildir ve onları İslâm’a davet et.” Ona Mekke’de bulunan mü’min birtakım erkek ve kadınların yanına giderek Mekke’nin fethedileceği müjdesini vermesini, Yüce Allah’ın dinini Mekke’de artık orada imanın saklanmasına gerek kalmayacak şekilde hakim kılacağını onlara haber vermesini de emretti. Osman radıyallahu anh yola koyuldu. Beldah denilen yerde Kureyşlilere rastgeldi. Ona:“Nereye gidiyorsun?” dediler. Şu cevabı verdi:“Rasûlullah beni sizi Allah’ın yoluna ve İslâm’a davet etmek, bizim savaşmak için değil, sadece umre yapmak üzere geldiğimizi haber vermek üzere gönderdi.” Ona: “Senin söylediğini dinledik. Sen işine gidebilirsin”, dediler. Ebân b. Sa’d, kalkıp geldi ve onu güzel bir şekilde karşılayarak atını eğerledi ve Osman radıyallahu anh’ı ata bindirerek, onu himayesi altına aldığını bildirdikten sonra Mekke’ye varıncaya kadar terkisinde götürdü. Osman radıyallahu anh dönmeden önce müslümanlar:“Osman bizden önce Kabe’ye vardı ve Kabe’yi tavaf etti”, dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Bizler oraya girmekten engellenmiş iken onun Beyt’i tavaf edeceğini zannetmiyorum” dedi. Ashab:“Ey Allah’ın Rasûlü! Oraya kadar varmışken niye onu tavaf etmesin ki?, dediler. Peygamber: “Benim onun hakkındaki kanaatim budur. Biz onunla birlikte tavaf etmedikçe o, Kâ’be’yi tavaf etmez.” Sulh konusunda müslümanlarla müşrikler birbirlerine karıştılar. İki taraftan birisinden olan bir kişi, diğerine bir ok attı ve arada bir çarpışma oldu. Karşılıklı olarak ok ve taş attılar. Her iki kesim de kendilerinden olanları yardıma çağırdı. Nihâyet her iki kesim eline geçirdiklerini rehin aldı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Osman’ın öldürüldüğü haberi ulaşınca o da (ashabı) biate çağırdı. Müslümanlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına koşuştular. O sırada o, ağaç altında bulunuyordu ve kaçmamak üzere ona biat ettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir elini diğerinin üzerine koydu ve:“Bu da Osman’ın yerine” buyurdu. Biat tamamlandıktan sonra Osman radıyallahu anh geri döndü. Müslümanlar ona:“Ey Abdullah’ın babası! Beyt’i tavaf edip de gönlün rahatladı mı?” dediler. Şu cevabı verdi:“Benim hakkımda kötü zanda bulunmuşsunuz. Nefsim elinde olana yemin olsun, Rasûlullah Hudeybiye’de olduğu halde orada bir sene dahi kalacak olsaydım, Rasûlullah Beyt’i tavaf etmedikçe ben de tavaf etmezdim. Kureyş bana Beyt’i tavaf etme teklifini yaptı, fakat ben kabul etmedim.” Bunun üzerine müslümanlar şöyle dediler: “Rasûlullah aramızda Allah’ı en iyi bilendir ve en güzel zan besleyenimiz de odur.” Ömer radıyallahu anh ağacın altında biat için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in elini tutmuştu. el-Ced b. Kays müstesna, bütün müslümanlar ona biat etmişti. Ma’kil b. Yesar da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine gelen ağacın dallarını çekiyordu. Ona ilk bey’at eden kişi ise Esed’li Ebu Sinan idi. Seleme b. el-Ekva ise herkesle beraber başta, ortada ve sonda olmak üzere üç defa biatta bulundu. Onlar bu halde iken Huzaalı Budeyl b. Verka, bir grup Huzaalı ile birlikte onların yanına geldi. Huzaalılar Tihâme ahalisinden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile samimi birliktelikleri olan bir kabile idi. Budeyl:“Ben gelirken Ka’b b. Luey ile Amir b. Luey oğulları Hudeybiye’deki suların başında konaklamış idiler. Beraberlerinde (sütlerini azık etmek için kullandıkları) dişi develeri de var. Seninle savaşacaklar ve seni Beyt’e ulaşmaktan alıkoyacaklar.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Biz kimse ile savaşmak için gelmedik. Biz umre yapmak üzere geldik. Savaş Kureyşlileri zaten yeyip bitirdi ve onlara epey zararı oldu. Eğer arzu ederlerse biz onlara bir müddet tayin ederiz ve onlar da bizi insanlarla (diğer müşriklere davetle) başbaşa bırakırlar. Şâyet (Araplara galip gelirsem ve) onlar da insanların girdikleri (bu dine) girmek isterlerse, bunu yapabilirler. Eğer ben galip gelemezsem onlar da (savaştan yana) rahatlamış olurlar. Eğer savaştan başka bir şey kabul etmezlerse nefsim elinde olana yemin ederim ki ben de ölünceye kadar bu din uğrunda onlarla savaşırım yahut da Allah emrini gerçekleştirir.” Budeyl: Senin bu söylediklerini onlara bildireceğim, dedi. Oradan ayrılıp Kureyşlilerin yanına gitti ve şöyle dedi:“Ben şu adamın yanından size geliyorum. Onun bir söz söylediğini duydum. İsterseniz onu size arzedebilirim.” Ayak takımları: “Ondan bize söz etmeni istemiyoruz”, dediler. Aralarından görüş sahibi kimseler de:“Ne duyduysan bize söyle”, dediler. O da:“Onun, şunları şunları söylediğini duydum”, deyince Urve b. Mesud es-Sakafî şöyle dedi:“Bu adam size iyi bir teklifte bulunuyor. Onu kabul edin. Bırakın da ben onun yanına gideyim.” Bunun üzerine: “Haydi onun yanına git”, dediler. Urve, Peygamber’in yanına gitti. Onunla konuşmaya koyuldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Budeyl’e söylediklerinin benzerini ona da söyledi. O vakit Urve ona şunları söyledi:“Ya Muhammed! Sen kavminin kökünü kuruttun diyelim. Senden önce Araplardan herhangi bir kimsenin yakınlarını bu şekilde imha ettiğini duydun mu? Eğer başka türlü olacak olursa Allah’a yemin ederim, ben çevrende öyle birtakım yüzler ve öyle sıradan insanlar görüyorum ki, seni bırakıp kaçarlar.” Ebû Bekir radıyallahu anh ona şunları söyledi: “Sen git Lat putunun bilmem neresini em. Biz mi kaçıp onu bırakacakmışız?” Urve: “Bu kim?” diye sorunca, Ebû Bekir’dir, dediler. Urve dedi ki: “Nefsim elinde olana yemin ederim, eğer senin vakti ile bana yaptığın ve henüz daha sana karşılığını veremediğim bir iyiliğin bulunmasaydı, hiç şüphesiz sana karşılık verirdim.” Urve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşmaya koyuldu. Onunla konuştuğu her seferinde sakalını tutmak için uzanıyordu. Muğîre b. Şu’be de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanı başında elinde kılıç, başında da miğferi olduğu halde duruyordu. Urve, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sakalından tutmak istediği her seferinde Muğire elindeki kılıcın kabzası ile Urve’nin eline vuruyor ve:“Elini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sakalından çek”, diyordu. Urve başını kaldırarak:“Bu da kim?” deyince; Bu, Muğire b. Şube’dir, dediler. Urve dedi ki:“Ey hain! Ben senin yaptığın hainliğin (borcunu ödemek) için çalışıp durmamış mıydım?” Muğire, bir topluluk ile birlikte arkadaşlık etmiş, onları öldürmüş, mallarını almış daha sonra da İslâm’â girmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise ona şöyle buyurmuştu:“Müslüman olmanı kabul ediyorum, ödemen gereken mala gelince benim onunla hiçbir ilgim yok.” Daha sonra Urve, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının durumunu gözetlemeye koyuldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ağzından bir şey (tükürük) çıksa mutlaka onlardan birisi onu kapıyor ve yüzüne ve vücuduna sürüyordu. Onlara bir emir verdi mi alelacele emrini yerine getirmek için koşuşuyorlardı. Abdest aldı mı abdest suyunu almak için adeta birbirleri ile vuruşuyorlardı. Konuştu mu huzurunda seslerini kısıyorlardı. Onu tazimlerinden yüzüne uzunca bakamıyorlardı. Urve arkadaşlarının yanına döndü ve şöyle dedi:“Ey kavmim! Allah’a yemin ederim ki ben Kisra, Kayser ve Necaşi gibi hükümdarların yanına vardım. Allah’a yemin ederim, Muhammed’in ashabının, Muhammed’i tazim ettikleri gibi hiçbir hükümdarın yanındakiler tarafından o şekilde tazim edildiğini görmedim. Allah’a yemin ederim ki o tükürse mutlaka onlardan birisi onu kapıyor ve yüzüne ve vücuduna sürüyor. Onlara bir emir verdi mi alelacele emrini yerine getirmek için koşuşuyorlar. Abdest aldı mı abdest suyunu almak için adeta birbirleri ile vuruşuyor. Konuştu mu huzurunda seslerini kısıyorlar. Onu tazimlerinden yüzüne uzunca bakamıyorlar. O size iyi bir teklifte bulunmuştur. Onu kabul ediniz.” Bunun üzerine Kinane oğullarından bir adam kalkıp: “Bırakın da onun yanına ben gideyim”, dedi. Kureyş:“Haydi onun yanına git”, dediler. Kinane oğullarından olan bu kişi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bulunduğu yere yaklaştığında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Bu filandır ve kurbanlık develeri tazim eden bir kavme mensuptur. Bu develeri onun önüne salıverin.” Ashab da telbiye getirip develeri onun önünden geçirerek onu karşıladılar. O da bu durumu görünce:“Subhanallah! Böylelerinin Beyt’e ulaşmalarının engellenmemesi gerekir.” dedi. Arkadaşlarının yanına dönüp şunları söyledi:“Develere gerdanlıklar takılmış ve işaretlenmiş olduklarını gördüm. Görüşüme göre bunlar Beyt’e ulaşmaktan alıkonulmamalıdır.” Bunun üzerine Mikraz b. Hafs ayağa kalktı ve:“Bırakın onun yanına ben gideyim” deyince, Kureyş:“Haydi git” dediler. Mikraz görününce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu Mikraz b. Hafs’dır. Bu, facir birisidir.” Mikr”z, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşmaya koyuldu. Onunla konuşmakta iken Süheyl b. Amr çıkageldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Artık işimiz kolaylaştı”, diye buyurdu. Süheyl:“Haydi bizimle senin aranda bir antlaşma yazalım”, dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem katibi çağırdı ve şöyle buyurdu:“Bismillahirrahmanirrahîm, diye yaz.” Süheyl dedi ki: “Rahmân’ı bilmiyoruz, fakat Allah’ın ne olduğunu biliyoruz. O bakımdan daha önceden yazılan şekilde “Bismikellahumme” diye yaz.” Müslümanlar:“Allah’a yemin olsun bunu yazmayız. Bismillahirrahmanirrahîm’den başkasını kabul etmeyiz”, dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Bismikellahumme diye yaz” diye buyurdu. Sonra:“Bu, Rasûlullah Muhammed’in... ittifak ettiği hususlardır” diye yaz, buyurdu. Bunun üzerine Süheyl, şöyle dedi:“Allah’a yemin ederim senin Allah’ın Rasûlü olduğunu bilmiş olsaydık, biz seni Beytullah’tan alıkoymaz ve seninle savaşmazdık. Ama bunun yerine Abdullah oğlu Muhammed yaz.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Beni yalanlasanız dahi ben Allah’ın Rasûlüyüm. Muhammed’in oğlu Abdullah diye yaz.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Beyt’i tavaf etmemize izin vereceksiniz.” Süheyl dedi ki: “Allah’a yemin olsun, Araplar bizim hakkımızda zor ve baskı ile isteneni kabul ettiler, diye konuşmalarına fırsat vermek istemiyoruz. Ancak sen gelecek yıl tavaf edebilirsin.” Bu şekilde yazıldı. Bunun üzerine Süheyl şunları söyledi:“Bizden sana bir adam gelecek olursa o senin dinin üzere olsa dahi mutlaka onu bize geri vereceksin.” Müslümanlar dediler ki: “Subhanallah! O müslüman olarak gelmişse müşriklere nasıl geri verilebilir?” Tam bu esnada Süheyl’in oğlu Ebu Cendel, zincire vurulmuş ve zincirlerini sürükler bir halde geldi. Mekke’nin aşağı taraflarından çıkıp gelmiş ve kendisini müslümanların arasına atmıştı. Süheyl dedi ki:“Ey Muhammed! İşte bu, seninle yaptığımız anlaşma gereği bize vermen gereken ilk kişidir.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Henüz antlaşmanın yazımı bitmedi” diye buyurduğu halde Süheyl şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim, o takdirde seninle hiçbir hususta anlaşıp barış yapmam.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Onu benim için bırak” dediyse de babası: “Onu asla bırakmam”, dedi. Peygamber tekrar:“Bırak onu” dediyse de babası: “Yapmayacağım”, dedi. Bu sefer Mikraz:“Biz bu antlaşmayı yapıp bitirmiştik” diye itiraz etti. Ebu Cendel:“Ey müslümanlar! Ben müslüman olarak gelmişken müşriklere geri mi verileceğim? Çektiklerimi görmüyor musunuz?” dedi. Ebu Cendel, Allah yolunda ağır işkencelere maruz kalmıştı. Ömer el-Hattab der ki:“Allah’a yemin ederim ki İslâm’a girdiğim günden itibaren yalnız o gün içime şüphe düşmüştü. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gittim ve: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Sen Allah’ın peygamberi değil misin? O: “Evet” buyurdu. Peki biz hak üzere değil miyiz? Düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi? dedim. “Evet”, buyurdu. Peki, Allah bizimle düşmanlarımız arasında hüküm vermeden, ne diye dinimiz konusunda aşağılanmayı kabul ediyor ve bu halde geri dönüyoruz?” Şöyle buyurdu: “Ben Allah’ın Rasûlüyüm. O bana yardım edecektir. Ben O’na asla isyan etmem.” Bu sefer şöyle dedim: Sen bizlere Beyt’e gideceğiz ve Beyt’i tavaf edeceğiz, diye söylemiyor muydun? O da:“Evet; ama ben bu sene Beyt’e gideceğiz diye bir şey söyledim mi sana?” Ben de: Hayır, dedim. Bunun üzerine:“Hiç şüphesiz sen Beyt’e gideceksin ve orayı tavaf edeceksin”, dedi. Bu sefer Ebu Bekir’in yanına gittim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e söylediklerimi ona da söyledim. Ebu Bekir radıyallahu anh, aynen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gibi cevap verdi ve şunları ekledi:“Sen ölünceye kadar onun emrinin dışına çıkma! Allah’a andolsun ki o, hak üzeredir.” Bu tavrımdan dolayı (kefaret olsun diye) pek çok ameller işledim.” Antlaşmanın yazılması bitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Haydi kalkın ve kurbanlıklarınızı kesin. Sonra da tıraş olun.” Allah’a andolsun ki bu sözlerini üç defa tekrarlamasına rağmen onlardan bir kişi dahi yerinden kalkmadı. Kimse ayağa kalkmayınca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Ümmü Seleme radıyallahu anha’nın yanına girdi. İnsanların bu tutumlarını ona anlatınca:“Ey Allah’ın Rasûlü, bu işi yapmalarını istiyor musun? Dışarı çık, kimseye tek bir kelime söylemeksizin git develerini kes. Sonra da berberini çağır, senin saçlarını tıraş etsin”, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de kalktı dışarı çıktı, kimse ile konuşmaksızın develerini kesti ve daha sonra berberini çağırdı ve berberi saçlarını tıraş etti. Peygamber’in bu davranışını görenler de kalktılar, develerini kestiler ve biri diğerini tıraş etmeye başladı. Öyle ki kederden dolayı nerede ise birbirlerini keseceklerdi. Daha sonra iman etmiş birtakım kadınlar geldiler. Bunun üzerine Yüce Allah:“Ey iman edenler! Mü’min kadınlar hicret etmiş olarak size geldiklerinde onları imtihan edin... Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın”(el-Mümtehine, 60/10) ayetini indirdi. O gün Ömer radıyallahu anh nikahı altında bulunan müşrik iki kadını boşadı. Bunlardan birisi ile Muaviye, diğeri ile Savfan bin Umeyye evlendi. Daha sonra Peygamber (ashabı ile birlikte) Medine’ye geri döndü. Dönüşünde Yüce Allah:“Gerçekten biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik” buyruğunu surenin sonuna kadar indirdi. Ömer radıyallahu anh: Ey Allah’ın Rasûlü, bu bir fetih midir?, diye sorunca o:“Evet”, dedi. Sahabe: “Ne mutlu sana ya Rasûlullah! Peki, bizim için ne var?” deyince Yüce Allah da: “İmanlarına iman katmaları için mü’minlerin kalbine sekinetini/huzurunu indiren O’dur...” âyetini indirdi.[1]
Fetih Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Peygamberimiz Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına da salât ve selâm olsun.
***