Tefsir As-Saadi / Abdurrahman b. Nasır es-Sadi

51 — Zâriyât Suresi (الذاريات) • Ayet 15
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ 15 اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ 16
Meal ve Tefsiri

15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı.

15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır.
16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer.
17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi.
18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir.
19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”