108. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler! O,” herhangi bir hastalıktan dolayı olmaksızın “bakanların önünde bembeyaz parlıyordu.” İşte bunlar, Mûsâ’nın getirdiklerinin gerçekliğine, onun doğru söylediğine ve âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna delalet eden apaçık iki büyük mucize idi. Fakat iman etmeyen kimselere ne kadar mucize gelirse gelsin can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler. İşte bundan dolayı şöyle dediler:
109. Firavun ve beraberindekiler, gördükleri mucizeler ile gözleri kamaştığı halde iman etmediler. Bu yüzden de “Firavun’un kavminden ileri gelenler” tutarsız açıklama ve yorumlara giderek “Gerçekten de bu, gâyet bilgin bir sihirbazdır” yani ustaca sihir yapan birisidir “dediler.”
110. Ardından da kıt akıllı kimseleri korkutmak amacıyla Mûsâ için: O, bu yaptıkları ile “sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” dediler. Yani o sizleri yurtlarınızdan sürmek maksadı ile bunları yapıyor. “O halde ne buyurursunuz?” Yani Mûsâ’ya yapacakları uygulama hususunda ve güya onun kendilerine vereceği zararı ne şekilde önleyecekleri hakkında kendi aralarında istişare ettiler. Çünkü onun getirdiklerini çürütüp iptal edecek bir karşılık verilmeyecek olursa o, insanların çoğunun aklını etkiler. İşte o vakit aralarında görüş birliğine vardılar ve nihâyet Firavun’a şöyle dediler:
111. “Onu ve kardeşini alıkoy”; her ikisini de alıkoy ve onlara bir süre ver, dediler. Şehirlere de ülke ahalisini toplayacak ve ne kadar bilgin sihirbaz varsa getirecek kimseler gönder. Yani bunlar oldukça bilgin ve becerikli sihirbazları getirsinler ki Mûsâ’nın yaptığı sihre karşı koyabilsinler. Bu maksatla Mûsâ’ya şöyle demişlerdi: Ey Mûsâ “Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti belirle ki sen de biz de caymayalım. Düz ve geniş bir yer olsun. (Mûsâ) dedi ki: “Sizinle buluşma zamanımız bayram günü(nüz) ve kuşluk vakti insanların toplanma vakti olsun.”(Taha, 20/58-59)
113. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sihirbazlar Firavun’a” galip geldikleri takdirde ondan mükâfaat istemek üzere “gelip dediler ki: Eğer galip gelen biz olursak herhalde bize bir mükâfaat var, değil mi?”
114. Firavun da onlara:“Evet” size mükâfaat vardır, “hem siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Böylece hem mükâfat vermeyi, hem de kendisinin yakınında, yüksek bir mertebeye çıkarma vaadinde bulundu ki Mûsâ’yı yenik düşürmek için bütün güç ve imkanlarını ortaya koysunlar, tam bir gayretle faaliyet göstersinler.
115. Oldukça büyük bir kalabalığın huzurunda Mûsâ ile karşı karşıya geldiklerinde Mûsâ’nın getirdiklerine aldırış etmeksizin ve ona meydan okuyarak:“Ey Mûsâ, sen mi” beraberindekini “ilk atacaksın, yoksa ilk atan biz mi olalım?, dediler.”
116. Mûsâ da onlara insanların hem sihirbazların beraberinde ne olduğunu hem de Mûsâ ile birlikte ne bulunduğunu görmelerini sağlamak için “(önce) siz atın, dedi. Onlar” beraberlerinde bulunan iplerini ve sopalarını “atınca” bunlar, yaptıkları büyüden dolayı hareket eden yılanlarmış gibi göründüler ve böylelikle “insanların gözlerini büyülediler, onlara korku saldılar ve böylece büyük bir sihir ortaya koydular.” Benzeri görülmedik bir sihir yaptılar.
117. “Biz de Mûsâ’ya: “Asanı at!” diye vahyettik.” O da asasını attı. “Bir de ne görsünler!” Asa hareketli bir yılan oluvermiş ve “onların uydurup düzdüklerini” yalanlarını ve insanların gözlerini kendileri ile boyadıkları sihirleri “bir bir yakalayıp yutuyor.”
118. “Böylece hak ortaya çıktı.” Açıkça meydana çıktı ve o toplantıda aleni bir şekilde kendisini göstermiş oldu. “Onların yapmakta oldukları şeyler de boşa gitti.”
119. “Oracıkta” o yerde ve konumda “yenildiler ve küçük düştüler.” Batılları darmadağın olmuş, büyüleri yok olup gitmişti. Elde edeceklerini zannettikleri maksatlarını da gerçekleştiremediler.
120-122. Gerçeği en büyük çapta görenler hiç şüphesiz bu işin ehli olan sihirbazlardı. Çünkü onlar sihrin çeşitlerini ve inceliklerini, başkalarının bilmedikleri inceliklerini biliyorlardı. Bu yüzden de Mûsâ’nın yaptığının Allah’tan gelmiş ve hiçbir kimsenin karşı koyamayacağı, boy ölçüşemeyeceği büyük bir delil ve mucize olduğunu anladılar. O yüzden de secdeye kapandılar ve “Âlemlerin Rabbine iman ettik. Mûsâ ve Harun’un Rabbine.” dediler. Yani biz Mûsâ aleyhisselam ile birlikte gönderilen apaçık mucize ve delilleri tasdik ettik, doğruladık.
123. “Firavun” ise iman etmeleri dolayısı ile onları tehdit ederek: “Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz” dedi. Çünkü o aşağılık herif, hem bedenleri hem de söylenen sözleri kontrol eden oldukça baskıcı bir yönetici idi. Kendisinin sözünün itaate değer olduğunu ve aralarında onun sözünün geçerli olduğu hem onun hem de kavminin tarafından kabul görmüştü. O nedenle hiç kimse onun sözünden ve hükmünden dışarı çıkamayacağı kanaatine sahipti. İşte toplumlar bu hale gelince çökerler, akılları ve nüfuzları zayıflar. Kendi haklarını savunmaktan acze düşerler. Bu yüzden Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler”(ez-Zuhruf, 43/54) İşte burada da onun onlara: “Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” dediği bize nakledilmektedir. Yani bu, sizin bana karşı yaptığınız bir saygısızlık, bir cüretkârlıktır. Ardından da kavmine karşı gerçeği ters yüz etmek maksadı ile şöyle demiştir:“Bu, şüphe yok ki ahalisini oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz (gizli) bir tuzaktır.” Yani Mûsâ, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür, başınızdır. Siz Mûsâ’yla birlikte ona karşı yenik düşmek ve onun galip gelmesini sağlamak, arkasından da ona tâbi olmak hususunda gizlice anlaşmışsınız. Ardından da bütün insanların yahut onların büyük çoğunluğunun size tâbi olmasını sağlamak ve böylelikle oranın ahalisini yurtlarından çıkarmak için böyle yaptınız. Halbuki bu, yalandı. Kendisi de olayların içyüzünü araştıranlar da çok iyi bilmekteydiler ki Mûsâ aleyhisselam sihirbazlardan hiçbiri ile bir araya gelmiş değildi. Sihirbazlar da Firavun’un ve onun elçilerinin nezareti altında bir araya gelip toplandılar. Mûsâ’nın ortaya koyduğu şey ilâhi bir mucize idi. Sihirbazlar da Mûsâ’yı yenik düşürmek için bütün güçlerini ortaya koymuşlar, ancak sonunda aciz kalmışlar ve hakkı apaçık görünce de hakka tâbi olmuşlardı. Daha sonra Firavun onları:“Yakında” size ne türlü cezalar vereceğimi “bileceksiniz” diyerek tehdit etti.
124. “Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Alçak herif, sihirbazların yeryüzünde fesat çıkartan kimseler olduğunu iddia ederek onları yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulanan ceza olan el ve ayakların aprazlama -yani sağ el ile sol ayağın- kesilmesi ile cezalandıracağını söyledi. “Sonra da hepinizi birden” hurma ağaçlarına “asacağım.” O kendi iddiasına göre böylece onları rezil etmek istemişti. Ayrıca “Ben bu işi kiminize uygularken kiminize uygulamayacak değilim. Aksine hepiniz bu azabı tadacaksınız”, demişti.
125. İman eden sihirbazlar ise kendilerini tehdit etmesi üzerine Firavun’a:“dediler ki: Biz elbette Rabbimize döneceğiz.” Yani senin vereceğin cezaya aldırmıyoruz. Çünkü Allah daha hayırlı ve daha bakidir. Öyleyse istediğin hükmü ver!
126. “Sen bizden sırf Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara iman ettik diye intikam alıyorsun.” Yani senin bizi ayıplamanın, bizi tehdit etmenin tek bir sebebi var. Bu da bizim suç işlememiz değil. Aksine senin bize bu şekilde davranmanın tek sebebi, Rabbimizin âyetlerine iman edişimizdir. Eğer bu, kişinin ayıplanmasını ve cezalandırmasını gerektiren bir günah ise işte bizim günahımız ancak budur. Daha sonra kendilerine sabır ve sebat vermesi için Allah’a dua ederek şöyle dediler:“Ey Rabbimiz! Üzerimize” çok büyük bir “sabır yağdır!” Çünkü onların karşı karşıya kaldıkları imtihan da büyüktü ve bu imtihan, kişiyi ölüme götürüyordu. Bu yüzden kalbin sebat bulması, mü’minin imanı üzere devam etmesi ve çok büyük bir sarsılmanın yaşanmaması için çok büyük bir sabra ihtiyaç vardır. “Ve canımızı müslüman olarak al!” Senin emrine bağlanan, peygamberine uyan kimseler olarak canımızı al! Buyruğun zahirinden anlaşıldığına göre Firavun onlara savurduğu bu tehdidini uyguladı, Yüce Allah da iman eden sihirbazlara sebat verdi.
127. Firavun, onun ileri gelenleri ve onlara uyan avam, Allah’ın âyetlerine karşı büyüklük tasladılar, onları zalimlik ederek ve büyüklenerek bile bile inkâr ettiler. Firavun’u Mûsâ’yı cezalandırmaya teşvik ederek getirdiklerinin batıl ve bozgunculuk olduğu iddiası ile “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde” Allah’ın yoluna, üstün ahlakî değerlere, yeryüzünde ıslahın ta kendisi olan güzel amellere davetlerini kastederek:“fesat çıkarsınlar... diye mi (serbest) bırakacaksın?” dediler. Oysa Firavun’un ve beraberindekilerin yaptıkları fesadın tâ kendisidir. Ancak zalimler ne söylediklerine aldırmazlar. “...Musa da hem seni hem de ilahlarını terk etsin diye mi…?” Mûsâ’nın hem seni hem de ilahlarını bırakıp sana yönelmeyi engellemesine, insanların sana uymalarına mani olmasına imkân mı tanıyacaksın? Firavun da onlara, İsrailoğullarını Mûsâ ile birlikte çoğalmalarına fırsat vermeyecek bir halde bırakacağını ileri sürüp kendi kanaatine göre bu şekilde hem kendisinin hem de kavminin onların zararlarından yana emin olacağını söylerek şöyle cevap verdi:“Oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını diri bırakacağız.” Yani kadınlarını öldürmeyeceğiz. Biz böyle yapacak olursak çoğalmalarından yana emin oluruz, geri kalanlarını da hizmetimizde kullanırız ve istediğimiz işlerde onları çalıştırırız. Çünkü “Şüphesiz biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz.” Bizim hükmümüz dışına çıkamazlar, buna güçleri yetmez. Bu ise Firavun’un zorbalığının, azgınlığının ve katılığının en ileri derecede olduğunu ortaya koymaktadır.
128. Mûsâ, yüce Rablerinden yardım istemeden hiçbir şey yapamayacakları böyle bir durumda kavmine ilahî yardımı ve desteği istemelerini tavsiye ederek şöyle dedi:“Allah’tan yardım dileyin.” Size fayda sağlayacak şeyleri elde etmek, size zarar verecek şeyleri önlemek hususunda O’na güvenip dayanın. O’nun sizi mükemmel bir konuma getireceğine güvenin “ve sabredin.” Başınıza gelenlere karşı kurtuluşu bekleyerek sabredin. “Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır.” Firavun’un da değildir, kavminin de değildir ki orada istedikleri gibi tahakküm etsinler. “Onu kullarından dilediğine miras verir.” Yani kendi irade ve hikmetine uygun olarak orayı insanlar arasında elden ele dolaştırır durur. Fakat güzel akıbet takvâ sahiplerinin olacaktır. Şüphesiz ki takvâ sahipleri Allah’ın hükmü ve sınaması gereği bir süre mihnetlerle karşı karşıya kalacak olsalar dahi ilâhi zafer ve yardım onlarındır. “Güzel akıbet takvâ sahiplerinindir.” Takvâ sahiplerinin kendilerine düşmanlık eden kavimlerine karşı zafer kazanması sureti ile güzel son onların olacaktır. İşte kulun vazifesi budur. O, gücü yetecek olursa başkalarından kendisine gelebilecek zararları önleyecek sebebleri imkanı oranında yerine getirir, aciz kaldığı takdirde ise sabreder, Allah’tan yardım diler ve kurtuluşu bekler.
129. İsrailoğulları, Firavun’un işkence ve eziyeti altında uzun süre kalmaktan yana usanmış bir halde Mûsâ’ya “dediler ki: Sen bize gelmeden önce de eziyet görüyorduk sen bize geldikten sonra da….” aynı şekilde eziyet görüyoruz. Onlar bize en kötü azabı tattırıyorlar, oğullarımızı öldürüyor ve kız çocuklarımızı diri bırakıyorlar. Mûsâ da Firavun’un ve kavminin kötülüklerinden kurtuluşun yakın olduğu konusunda onlara umut vererek şöyle dedi:“Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünde halifeler kılar” Size orada iktidar verir ve yönetimi size tevdi eder de “sizin nasıl amel edeceğinize bakar.” Şükür mü edeceksiniz yoksa nankörlük mü? Bu, ilâhi bir vaat idi ki Yüce Allah, dilediği vakit gelince onu gerçekleştirmiştir.
130. Yüce Allah bu son süreçte Firavun hanedanına ne şekilde davrandığını beyan etmiş ve bunun -O’nun geçmiş ümmetlere uyguladığı kanununda olduğu üzere- belki boyun eğip Allah’a yakarırlar diye türlü zorluk ve sıkıntılar ile cezalandırılmaları şeklinde olduğunu şöylece ifade etmiştir:“Andolsun ki biz Firavun hanedanını belki düşünüp öğüt alırlar” başlarına gelenlerin, yaptıklarından dolayı Allah’ın kendilerine yönelik bir azar ve uyarısı olduğunu anlayıp belki küfürlerinden vazgeçerler “diye kuraklık ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık.” Ancak bunun onlara bir faydası olmadı. Aksine onlar zulüm ve fesatlarını sürdürüp gittiler.
131. “Onlara bir iyilik” bol ürün ve geniş rızıklar “geldiğinde: Bu zaten bizim hakkımız, dediler.” Biz bunu hak etmişizdir, deyip onlar için Allah’a şükretmediler. “Eğer başlarına bir fenalık” kıtlık ve kuraklık “gelirse bunu Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.” Yani: Bu, başımıza Mûsâ’nın bize gelişi ve İsrailoğullarının da ona uymasından dolayı gelmiştir, diyorlardı. Yüce Allah ise buna:“İyi bilin ki onların bu uğursuzluğu, ancak Allah katındandır” diye cevap vermektedir. Yani bu musibetler, Allah’ın kaza ve kudreti iledir. Yoksa onların dediği gibi değildir. Aksine buna asıl sebep, onların günahları ve küfürleridir. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bu sözleri de bundan dolayı söylemişlerdir.
132. Onlar Mûsâ’ya batıllarını sürdürmeye devam edeceklerini ve ondan ayrılmayacaklarını açıklayarak “dediler ki: Bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, sana iman edecek değiliz.” Yani biz artık senin bir sihirbaz olduğuna kesin kanaat getirmiş bulunuyoruz. O nedenle sen bize hangi mucizeyi getirirsen getir, biz kesinlikle “O, bir sihirdir” diyeceğiz. Sana iman etmeyeceğiz ve senin doğru söylediğine inanmayacağız. Bu hal, inadın en ileri derecesidir ve o kafirleri öyle bir noktaya getirmiştir ki onlar için üzerlerine âyet ve mucizelerin inmesi ve inmemesi arasında hiçbir fark yoktur.
133. “Biz de onlara ayrı ayrı mucizeler” kendilerinin yalancı ve zalim olduklarına, Mûsâ’nın getirdiklerinin ise hak ve doğru olduğuna dair apaçık delil ve belgeler “olmak üzere başlarına tufan” yani ağaçlarını ve ekinlerini su altında bırakan, onlara çokça zarar veren sel; mahsullerini, ekinlerini ve bitkilerini yiyen “çekirge, haşerat” denildiğine göre bunlar küçük bir çekirge türü idi. Buyruğun zahirinden anlaşılan ise bunun, bitki ve mahsulleri yiyip bozan bir haşerat türü olduğudur. Bundan başka kaplarını dolduran, huzurlarını bozan ve onlara ileri derecede rahatsızlık veren “kurbağalar ve kan gönderdik.” Buradaki kandan kasıt ya burun kanamasıdır yahut da pek çok müfessirin belirttiği üzere içtikleri suyun kana dönüşmesidir. Bu yüzden kandan başka bir şey içmiyor ve yemeklerini onunla pişiriyorlardı. “Fakat” bunca mucizeleri gördükleri halde “yine büyüklük tasladılar. Zaten onlar” öteden beri “günahkâr bir toplum idiler.” Bundan dolayı Allah, sapıklıkları ve azgınlıkları üzerinde bırakmak sureti ile onları cezalandırdı.
134. “Üzerlerine azap çökünce...” Bu azaptan kastın çoğu müfessirlerin söylediği gibi taun/veba olma ihtimali olduğu gibi daha önce sözü edilen tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi mucizeler olma ihtimali de vardır. Çünkü bunlar da büyük birer azap idi. İşte Firavun ve kavmi, bu azaplardan birisi ile karşı karşıya kaldıkça “Ey Mûsâ! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et” diyorlardı. Yani Yüce Allah’ın Mûsâ’ya indirmiş olduğu vahiy ve şeriatı ileri sürerek ondan şefaatçi olmasını istediler. “Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz.” Onlar bu sözlerinde yalancı idiler. Bundan tek maksatları ise başlarındaki azabın sona ermesi idi. Bu azap kalktı mı başkasının kendilerine isabet etmeyeceğini zannediyorlardı.
135. “Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar” yani Yüce Allah’ın kalmalarını takdir ettiği bir süreye kadar “üzerlerinden azabı” ebedi olarak değil de geçici olarak “kaldırınca bir de bakmışsın ki sözlerini bozmuşlar bile...” Ona iman edip İsrailoğullarını da beraberinde göndereceklerine dair Mûsâ’ya verdikleri sözlerini bozdular. Ne Mûsâ’ya iman ettiler, ne de onunla birlikte İsrailoğullarını gönderdiler. Aksine körlük ve şaşkınlık içerisinde küfürlerini sürdürdüler ve İsrailoğullarına işkenceye aralıksız olarak devam ettiler.
136. “Bunun üzerine” yani onların helak edilecekleri vakit gelince Yüce Allah, Mûsâ’ya geceleyin İsrailoğulları ile birlikte yola koyulmasını emretti ve Firavun’un askerleri ile birlikte arkalarından geleceğini haber verdi. “Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları” yani hem Allah’ın âyetlerini yalanlamaları hem de bu âyetlerin gösterdiği haktan yüz çevirmeleri “yüzünden kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk.” Bir başka yerde de Yüce Allah bu hususu şöylece anlatmaktadır: “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını takip etmek üzere insan toplamak maksadı ile “toplayıcı adamlar gönderdi” ve onlara şunları söyledi: “Gerçekten bunlar az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz. Böylece onları bostanlarından, akarsularından, hazinelerden ve şerefli makamlardan (ayırıp) çıkardık. İşte böyle... Ve biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Sonra güneş doğarken onların ardından gittiler. İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları: İşte şimdi kıstırıldık, dediler. (Mûsâ) “Asla!” dedi. “Muhakkak Rabbim benimledir; O, bana doğru yolu gösterecektir.” Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik. Ardından deniz (ikiye) yarıldı ve her iki taraf da büyük bir dağ gibi oldu. Diğerlerini de buraya yanaştırdık. Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini suda boğduk.” (eş-Şuara, 26/53-64)
137. Yeryüzünde “zayıf bırakılmış kavmi de” yani Firavun hanedanına hizmetçi olan ve onlar tarafından en kötü azap ve işkenceye uğrayan İsrailoğulları’nı “bereketli kıldığımız yerin doğularına da batılarına da mirasçı kıldık.” Burada “yer”den kasıt, zayıf bırakılıp küçük düşürüldükleri Mısır topraklarıdır. Yani Yüce Allah bütün Mısır topraklarını onlara verdi ve orada iktidar sahibi olmalarını sağladı. “Böylece Rabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel vaadi, sabretmelerinden dolayı tam manasıyla yerine geldi.” Söz konusu vaat,: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Oraya kullarından dilediğini mirasçı kılar. Güzel akıbet takvâ sahiplerinindir”(el-Araf, 7/128) buyruğunda Mûsâ’nın kendilerine sözünü ettiği vaat idi. “Firavun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarını” onların muazzam yapılarını ve süslü meskenlerini “ise darmadağın ettik.”“İşte zulümleri sebebi ile onların ıssız kalmış meskenleri... Şüphesiz ki bunda bilen bir topluluk için apaçık bir delil ve ibret vardır.”(en-Neml, 27/52)
138. “İsrailoğullarını denizden geçirdik” Yüce Allah onları düşmanları olan Firavun ve kavminden kurtarıp gözleri önünde düşmanlarını helak etikten sonra onlar “kendilerine ait birtakım putlara tapan” yani putların huzurunda duran, bereketlerini uman ve onlara ibadet eden “bir topluluğa rastgeldiler.” Yüce Allah onlara bunca âyet ve mucizeyi gösterdikten sonra onlar, cahilliklerinden ve kıt akıllılıklarından ötürü peygamberleri Mûsâ’ya:“Ey Mûsâ, nasıl onların ilahları varsa sen de bize öyle bir ilah yap, dediler.” Yani sen, bunların ilah edindikleri gibi bizim de putları ilah edinmemizi bize meşru kıl. Ancak Mûsâ onlara:“Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz, dedi.” Rabbini ve yaratıcısını tanımayan, üstelik fayda sağlayamayan, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıkları O’na denk tutmak isteyen kimsenin cahilliğinden daha büyük bir cahillik var mıdır?
139. Bundan dolayı Mûsâ devamla onlara şunu söyledi:“Şüphesiz ki onların içinde bulundukları (din), yok olmaya mahkumdur ve yapmakta oldukları da batıldır.” Çünkü bu uydurma ilahlara yaptıkları ibadet batıl olduğu gibi, bu ilahların kendileri de bizatihi batıldır. O halde amelleri de batıldır, bu amelin nihai hedefi de batıldır.
140. “Dedi ki: Hem O, sizi alemlere üstün kılmışken ben size ilah olarak Allah’tan başkasını mı arayayım?” Sizin için zatı, sıfatları ve fiilleri itibari ile kamil olan mutlak ilah Allah’tan başka bir ilah mı arayayım? Halbuki sizin O’nun lütfuna ve sizi üstün kılmasına şükür ile karşılık vermeniz gerekir ki bu da ibadeti yalnızca Allah’a yapmak ve O’nun dışında ilah diye ibadet edilen her şeyi inkâr etmekle olur.
141. Daha sonra Yüce Allah onlara vermiş olduğu lütuf ve ihsanlarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” yani hem Firavun’dan hem de onun hanedanından “kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizi en büyük kötülükle karşı karşıya bırakıyorlardı. Şöyle ki “oğullarınızı katlediyor ve kadınlarınızı diri bırakıyorlardı.” İşte “bunda” yani sizi onların azap ve işkencelerinden kurtarışımızda “sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet/imtihan bulunuyor.” Yani bu, oldukça üstün bir nimet ve oldukça büyük bir bağış ve ihsan idi. Ya da onların sizi işkenceye uğratmaları, Rabbinizin sizin üzerinizdeki büyük bir imtihanı idi. Mûsâ onlara bu hatırlatmalarda bulunup öğüt verince onlar da bu işten vazgeçtiler.
142. Yüce Allah, İsrailoğulları’nı düşmanlarından kurtarmak, yeryüzünde imkân ve iktidar vermek sureti ile onlar üzerlerindeki nimetini tamamladı. Daha sonra şer’i hükümleri ve Allah’ın razı olacağı inanç esaslarını içeren Kitabı indirmekle üzerlerindeki nimetini pekiştirmek istedi. Bu nedenle de Mûsâ ile önce otuz gece üzerinde sözleşti, sonra da on gün daha ekleyerek bu süreyi kırk geceye tamamladı. Bu kırk gecelik sözleşmenin hikmeti, Mûsâ’nın Allah’ın vaadi için hazırlanmasıdır. İsrailoğulları’nın da Tevrat’ın inişi dolayısı ile daha fazla etkilenmelerinin ve onun indirilişine şevk ve arzu duymalarının sağlanmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam Rabbinin huzuruna çıkmak üzere ayrılırken İsrailoğulları’na olan düşkünlüğü ve şefkati dolayısı ile Harun’a:“Kavmim içinde benim yerime geç” diye tavsiyede bulundu. Yani sen benim yerime halife ol ve onlar arasında benim yaptıklarımı yap, “ıslah yolunu tut ve fesatçıların yoluna uyma.” Fesatçılar ise günah işleyen kimselerdir.
143. “Mûsâ” Kitabı indirmek üzere kendisi için “tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla” ona indirdiği vahiylerle, emir ve yasakları ile “konuşunca” Mûsâ, Rabbini görmeyi arzuladı. Rabbine duyduğu sevgi ve O’nu görme iştiyakı ile bunu candan istedi ve: “dedi ki: Rabbim, bana kendini göster de sana bakayım.” Yüce Allah “buyurdu ki: “Sen Beni göremezsin.” Yani şu an için beni görme kudretin yoktur. Çünkü Allah bu dünya yurdunda insanları buna güç yetiremeyecekleri bir halde, Allah’ı görme karşısında sebat gösteremeyecekleri bir durumda yaratmıştır. Bu buyrukta mü’minlerin Allah’ı cennette göremeyeceklerine dair herhangi bir delil yoktur. Çünkü Kur’ân nasları ve nebevi hadisler, cennetliklerin şanı yüce ve mübarek olan Rab’lerini göreceklerine, O’nun kerim yüzüne bakma lezzetine ereceklerine, Allah'ın onları cennette kendisini görmeye güç yetirecek şekilde kamil bir yaratılışla yaratacağına açıkça delalet etmektedir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, bu âyet-i kerimede kendisinin görülmesini, dağın yerinde kalması şartına bağlamış ve Mûsâ’yı, görme isteğini kabul etmeme konusunda ikna ederek şöyle buyurmuştur:“Fakat şu dağa bak! Eğer o” Allah ona tecelli ettiğinde “yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin. Rabbi o” cansız ve kaskatı “dağa tecelli edince onu paramparça etti.” Yani dağ Yüce Allah’ı görmekten ve buna sebat gösterememekten dolayı kum gibi dağılıp gitti. “Mûsâ da” bunları görünce “baygın düştü. Ayılınca” işte o vakit Allah’ı görmeye karşı dağın dahi sebat gösteremediğini açıkça gördü. O halde kendisinin buna karşı sebat edememesinin öncelikle söz konusu olacağını anladı. Rabbinden böyle uygun düşmeyen bir talepte bulunduğundan dolayı bağışlanma diledi:“Dedi ki: Seni tenzih ederim.” Celaline yakışmayan şeylerden tenzih ve tazim ederim. “Sana” bütün günahlardan ve sana karşı edebe uygun olmayan her türlü tutumdan “tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim.” Yani Mûsâ, daha önce bilmediği bir hususu Yüce Allah’ın kendisine öğretmesi sureti ile eksiğini tamamlamasından dolayı imanını yeniledi, tazeledi.
144. Mûsâ, Yüce Allah’ı görmeyi istediği halde bu talebinin kabul edilmemesi üzerine Allah, ona pek çok hayırlar verdiğini belirterek:“Buyurdu ki: Ey Mûsâ, Ben seni” ancak insanların en faziletlilerine verdiğim ve özellikle onlara tahsis edip “gönderdiğim vahiylerle ve” aracısız olarak seninle “konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım.” Seni insanlar arasından seçtim, onlardan üstün kıldım, pek büyük faziletleri, üstün konumları, özellikle sana tahsis ettim. Ve seninle vasıtasız olarak konuştum. Bu, Mûsâ Kelimullah’a has bir fazilettir. Mûsâ bu faziletiyle kardeşi olan diğer peygamberlerden ayrılır. “Şimdi sana verdiğimi al” ihsan ettiğim nimetlerimi, sana vermiş olduğum emir ve yasakları huzur dolu bir kalp ile al, kabul ve itaatle karşıla “ve” Yüce Allah’ın özellikle sana ihsan ettiği faziletler dolayısı ile “şükredenlerden ol!”
145. “Musa için Levhalarda” kulların gerek duyacağı “her şeye dair” hayır işleme şevkini uyandıran ve kötülük işlemekten korkutan “bir öğüt ve” şer’i hükümler, itikad, ahlak ve adab ile alakalı “her şeyin açıklamasını yazdık. Haydi bunları kuvvetle” tam bir ciddiyetle ve uygulama konusunda tam bir gayretle “tut. Kavmine de emret, onların en güzel olanını alsınlar!” Bunlar, farz ve müstehap emirlerdir. Çünkü en güzel olanlar bunlardır. Bu buyrukta Yüce Allah’ın bütün şeriatlerindeki emirlerinin kamil, adaletli ve güzel olduğuna delil vardır. “Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim.” Allah o fasıkları helak ettikten sonra onların yurtlarını, ilâhi tevfike mazhar olan alçak gönüllü mü’minlere öğüt alacakları bir ibret olarak geride bırakacaktır. Müminlerin dışındakiler hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
146. “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri” Allah’ın kullarına, hakka ve hakkı getirenlere karşı büyüklük taslayanlara “âyetlerimden” yani gerek afakî (dış dünyadaki) âyetlerden, gerekse enfusi de (iç alemdeki) âyetlerden ibret almaktan ve Kitab’ın âyetlerini gereği gibi kavramaktan “yüz çevirteceğim.” Bu durumda olanları Allah, çok büyük çaptaki hayırlardan mahrum bırakır. İlahi yardıma mazhar kılmaz. Allah’ın âyetlerinden faydalanacakları şeyler anlayıp kavramazlar. Hatta onlar, gerçekleri tersyüz görüp çirkin olanı güzel görecek hale bile gelirler. “Onlar bütün âyetleri görseler bile” âyetlerden yüz çevirmeleri, onlara itiraz etmeleri, Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmeleri dolayısı ile “yine de onlara iman etmezler. Hidâyet yolunu” doğruyu ve istikameti, yani Allah’a ve O’nun lütuf ve ihsan yurdu olan cennete götüren yolu “görseler onu yol edinmezler.” Asla onu izlemezler, izlemek dahi istemezler. “Fakat azgınlığın yolunu” kişiyi azdıran ve bedbahtlık yurduna götüren yolu “görseler hemen onu yol edinirler.” Bu şekilde sapmalarına sebep ise şudur: “Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından ve onları umursamamalarından dolayıdır.” Onları azgınlık yolunu izlemelerine ve doğru yolu terk etmelerine iten asıl sebep, Allah’ın âyetlerini reddetmeleri, bu âyetlerden ilâhi muradın ne olduğundan gaflete düşmeleri ve bunları hafife almalarıdır.
147. Bizim peygamberlerimizle gönderdiklerimizin doğruluğuna delil olan büyük delil ve “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir.” Çünkü onların amellerinin bir temeli yoktur ve onlar kabul edilme şartını da taşımamaktadır. Bu şart ise Allah’ın âyetlerine iman ve Allah’ın, amellerin karşılığını vereceğini tasdik etmektir. Acaba bunlar, amellerinin boşa çıkması ve maksatlarının tam aksi ile karşılaşmaları dolayısı ile “yaptıklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı?!” Çünkü âhiret gününe iman etmeyen kimseler, amellerinin karşılığı olarak mükafat beklemeklezler. Amellerinin nihaî bir amacı da yoktur. Dolayısıyla da amelleri boşa çıkmış ve hiçbir fayda sağlamamıştır.
148. “Mûsâ’nın kavmi, onun ardından zinet eşyalarından” Samirî’nin yapıp üzerine elçinin (Cebrail’in atının) izinden bir avuç attığı bu nedenle de “böğüren” yani ses çıkartan “bir buzağı heykelini” ilah diye “edindiler” ve ona ibadet ettiler. Samiri onlara: “Bu sizin de ilahınızdır, Mûsâ’nın da ilahıdır. Ama o unuttu”(Taha, 20/88) O nedenle gidip bu ilahı başka yerde arıyor, demişti. Bu, onların kıtakıllılıklarından ve basiretsizliklerinden kaynaklanmaktadır. Nasıl olur da göklerin ve yerin Rabbini, mahlukatın en basitlerinden olan bir buzağıya benzetirler? Bu yüzden Yüce Allah bu buzağıda ilah olmasını gerektirecek zati ve fiili hiçbir sıfatın bulunmadığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Onun kendileri ile konuşamadığını” çünkü konuşmamak büyük bir eksikliktir. O nedenle kendileri bile konuşamayan o hayvandan yahut cansız varlıktan daha mükemmeldirler. “Onlara bir yol da gösteremediğini” onları dini bakımdan doğru bir yola iletemediğini ve dünyevi bir fayda sağlayamadığını “görmediler mi?” Çünkü akıl ve fıtratların kabul ettiği gerçek şu ki: Konuşmayan, fayda sağlayamayan, zarar veremeyen bir varlığı ilah edinmek batılın en batılıdır. Ahmaklığın en ahmakçasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“(Buna rağmen) onu (ilah) edindiler ve zalimlerden oldular” buyurmaktadır. Çünkü onlar ibadeti, ona layık olmayan bir şeye yaptılar ve Allah’a aslında herhangi bir delil indirmediği varlığı ortak koştular. Bu buyruktan Allah’ın kelamını inkâr eden kimselerin Yüce Allah’ın uluhiyet özelliklerinden birisini inkâr ettiğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah burada konuşmamayı, konuşamayan kimsenin ilah olmaya elverişli olmadığına delil göstermektedir.
149. Mûsâ, kavminin yanına döndüğünde onların bu halde olduklarını görüp sapıklıklarını onlara bildirince “(buzağıya taptıklarına) pişman olup” yaptıklarından dolayı üzülüp kederlenince ve “sapmış olduklarını görünce” Yüce Allah’a yönelerek yalvarıp yakarmaya koyuldular ve: “Andolsun eğer Rabbimiz bize merhamet etmez” kendisine ulaştıran yolu bize göstermez, bize kendisine ibadet etmeyi nasip etmez ve salih amel işleme tevfikini vermezse “bizi” işlediğimiz buzağıya tapma fiili dolayısı ile “bağışlamazsa şüphesiz hüsrana uğrayanlardan” dünyayı da âhireti de kaybedenlerden “oluruz, dediler.”
150. “Mûsâ, kavmine öfkeli ve kederli bir halde dönünce” yani Mûsâ dinî gayretinin tam oluşu, mükemmel şekilde ve samimi olarak kavminin iyiliğini istediği ve onlara çok şefkatli olduğu için onların bu yaptıklarından dolayı öfke dolu olarak “dönünce dedi ki: Siz benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız!” Ben yanınızdan gittikten sonra arkamda ne kötü bir hale gelmişsiniz? Çünkü bu haliniz daimi helaki ve ebedi olarak bedbaht olmayı gerektirir. “Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini mi istediniz?!” Çünkü O, size kitabı indireceğini vaadetmişti. Siz ise bozuk kanaatiniz ile bu çirkin işe yöneldiniz. “Levhaları” kızgınlığından ötürü “attı ve kardeşinin” Harun’un “başından” ve sakalından “tutup onu kendine doğru çekmeye başladı” Ona dedi ki: “Onların sapıttıklarını görünce seni bana uymaktan alıkoyan ne oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?”(Taha, 20/92-93) Çünkü ben sana: “Kavmim içinde yerime geç, ıslah et, fesatçıların yoluna da uyma.”(el-Araf, 7/142) demiştim. Buna karşılık Harun da şöyle dedi:“Anamın oğlu, saçıma sakalıma yapışma! Ben, bana: İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uymadın, diyeceğinden korktum.”(Taha, 20/95) Burada da Harun’un: “Ey anamın oğlu” dediğini görüyoruz. Bununla yalnızca annesini söz konusu ederek kardeşinin kalbini yumuşatmak istemişti. Yoksa Mûsâ, Harun’un anne-baba bir kardeşi idi. “Bu kavim, beni hor gördüler.” Yani ben onlara: “Ey kavmim, siz bununla ancak sınandınız. Muhakkak sizin Rabbiniz, Rahman (olan Allah'tır). O halde bana uyun ve emrime itaat edin”(Taha, 20/90) deyince onlar beni küçümsediler ve “Neredeyse beni öldüreceklerdi” yani sakın bu konuda benim kusurumun olduğunu sanmayasın. “Artık sen de düşmanları bana güldürme.” Yani beni azarlayarak ve bana kötü davranarak düşmanları sevindirme! Çünkü onlar, benim tenkit edilecek bir tarafımı bulmayı yahut yanıldığımı görmeyi çokça arzu ederler. “Ve beni o zalim kavimle bir tutma!” Bana da onlara davrandığın gibi davranma!
151. Mûsâ, kardeşinin, düşündüğü gibi kusurlu olmadığını öğrenmeden önce acele ile ona yaptıklarından ötürü pişman oldu ve:“Dedi ki: Rabbim, beni de kardeşimi” Harun’u “da bağışla ve bizi rahmetine al.” Bizi rahmetinin içine daldır. Rahmetin bizi dört bir yandan kuşatsın. Çünkü senin rahmetin bütün kötülüklere karşı en sağlam bir sığınaktır. Orada her türlü hayır ve her türlü sevinç vardır. “Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın.” Yani sen bize karşı merhamet ve şefkati bulunan herkesten daha merhametlisin. Babalarımızdan, annelerimizden, çocuklarımızdan ve hatta kendimizden bile.
152. Yüce Allah buzağıya tapanların durumunu da açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz buzağıyı” ilah “edinenlere” Rablerini gazablandırdıkları ve emrini hafife aldıkları için “Rab’lerinden bir gazap ve dünya hayatında da bir zillet erişecektir. Biz iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.” Allah’a karşı iftirada bulunan, Allah’ın şeriatı hakkında yalan söyleyen ve Allah hakkında O’nun söylemediği şeyleri uydurup düzen herkesin, Allah’ın gazabından alacağı bir payı vardır ve onlar dünya hayatında da zelil olacaktır. Onlar hakkındaki söz konusu bu ilahi gazap, Allah'ın onlara birbirlerini öldürmelerini emretmesiyle ve bunu yapmadıkça onlardan razı olmayacağını bildirmesiyle onlara erişmiş oldu. Onlar da birbirlerini öldürdü ve nihâyet savaş sonucunda onlardan pek çok kimse öldü. Daha sonra da Yüce Allah onların tevbesini kabul etti. İşte bu yüzden Yüce Allah, İsrailoğullarını da başkalarını da kapsamına alan genel bir hükmü zikrederek şöyle buyurmaktadır:
153. Şirk, büyük ve küçük günah kabilinden “kötülükler işleyip de onların ardından” geçmişe pişman olup vazgeçerek ve bir daha da ona dönmemeye kesin karar vererek “tevbe ve” hem Allah’a hem de Allah’ın kendisine iman edilmesini farz kıldığı hususlara “iman edenlere gelince” ki iman, imana bağlı olarak yerine getirilmesi gereken kalbi ameller ile azaların işleyeceği ameller olmadıkça tamam olmaz “Rabbin bu (tevbenin) ardından” yani kötülüklerden tevbe edip itaatlere dönüş halinden sonra “elbette ki Ğafurdur” kötülükleri yeryüzü dolusunca olsa bile bağışlar ve siler; “Rahimdir” tevbeleri kabul etmekle, hayır işlerine muvaffak kılmakla ve onları da kabul etmekle merhamette bulunur.
154. “Mûsâ’nın öfkesi dinince” öfkesi yatışıp kendisine gelerek içinde bulunduğu durumu anlayınca kendisince en önemli olan işe koyulup atmış olduğu “Levhaları aldı.” Çünkü bu Levhalar kadri büyük ve çok değerli Levhalardı. “Onlarda yazılı olanlarda yalnızca Rab’lerinden korkanlar için bir hidâyet ve rahmet vardı.” Sapıklıktan hidâyete götüren hükümler, hakkı batıldan ayırt eden, hayır işlerini gösteren, kötülükleri gösteren, en güzel amellere, ahlaka ve adaba ileten buyruklar vardı. Yine o Levhalar, gereğince amel edenler için, hükümlerini ve manalarını öğrenenler için rahmet ve saadet ihtiva ediyordu. Fakat herkes Allah’ın hidâyet ve rahmetini kabul etmez. Bunu kabul edenler ve bunlara itaatle boyun eğip kabul ile karşılayanlar ancak “Rablerinden korkanlar”dır. Yani Rablerinden saygı ile korkanlardır. Allah’tan korkmayanların ve O’nun huzurunda durmaktan çekinmeyenlerin ise bu buyruklardan ötürü sadece azgınlığı ve haktan uzaklaşması artar. Ayrıca bu buyruklarla onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olur.
155. İsrailoğulları tevbe edip de akıllarını başlarına alarak doğruya dönünce “Mûsâ tayin ettiğimiz vakit için kavminden” onların en seçkinlerinden, Rablerinin huzurunda kavimleri için özür beyan etmek maksadı ile “yetmiş adam seçti.” Allah, onlara Mûsâ ile birlikte huzura gelecekleri bir vakit tayin etmişti. Bu vakitte huzura geldiklerinde:“Ey Mûsâ, bize açıkça Allah’ı göster”(en-Nisa, 4/153) diyerek Allah’a karşı olmadık bir cüretkârlık gösterdiler ve oldukça saygısızca bir tutum takındılar. Bunun üzerine “onları o müthiş sarsıntı tutunca” onlar da baygın düştüler ve öldüler. Mûsâ aleyhisselam da Yüce Allah’a yalvarıp niyaz ederek “dedi ki: Rabbim, eğer dileseydin onları da beni de daha önce” Buraya gelip de kavimleri adına mazeret beyan edecekleri bu halden önce “helak ederdin.” Onlar buraya gelip bu dilekte bulunmakla zalimlerden oldular. Şimdi “İçimizdeki birtakım kıt akıllıların” zayıf akıllıların, aklı ermezlerin “işledikleri yüzünden bizi de mi helak edeceksin?” Mûsâ, Yüce Allah’a yalvarıp yakardı. Allah’a karşı cüretkârlık gösterenlerin olgun akıl sahibi kimseler olmadıklarını, akıllarının kendilerini söylediklerinden ve yaptıklarından alıkoymaya yeterli olmadığını, insanın karşı karşıya kalabileceği bir fitne ile onların da karşı karşıya kaldıklarını ve böyle bir fitne halinde insanın dininin dahi gideceğinden korkulacağını belirterek özür beyan etti ve şöyle dedi:“Zaten o (düştükleri fitne de) ancak senin bir imtihanındır ki Sen onunla dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirirsin. Sen bizim Mevlamızsın, o halde bizi bağışla ve bize merhamet buyur. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” Sen bağışlayanların en hayırlısı, merhametlilerin en yakını, verip de ihsanda bulunanların en kerimi, en cömerdisin. Mûsâ aleyhisselam sanki şöyle demek istemişti: Rabbim, hepimizin öncelikli maksadımız sana itaatten ayrılmamak ve sana iman etmektir. Aklı başında, fikri yerinde olup kendisine tam bir muvaffakiyet ihsan ettiğin kimseler, dosdoğru yoldan ayrılmadılar. Aklı zayıflayıp bozuk bir görüşe sahip olan ve fitneye kapılanlar ise işte bu kötü işleri yapanlar onlardır ve onlar da bunu bu iki sebepten (akıl zayıflığı ve fitneye düşme) dolayısıyla yaptılar. Buna rağmen sen, merhametlilerin en merhametlisi, mağfiret edenlerin en hayırlısısın. O halde bize mağfiret buyur ve bize rahmetini ihsan et! Yüce Allah da Mûsâ’nın dileğini kabul ederek ölümlerinden sonra onları diriltti ve günahlarını da bağışladı.
156. Mûsâ aleyhisselam duasının devamında şöyle dedi:“Bize hem bu dünyada” faydalı ilim, geniş rızık ve salih amel gibi güzellikler “hem de âhirette iyilik” Yüce Allah’ın salih dostlarına hazırlamış olduğu mükâfatı “yaz. Biz sana döndük” kusurlu olduğumuzu ikrar ederek sana döndük ve bütün işlerimizde sana yöneldik. “Allah buyurdu ki: Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım.” Azabı gerektiren sebepleri işleyerek bedbaht olan kimseleri azabıma duçar ederim. “Rahmetim ise her şeyi” ulvi ve süfli alemi, iyiyi ve kötüyü, mü’mini ve kâfiri “kuşatmıştır.” Allah’ın rahmeti kendisine ulaşmayan, O’nun lütuf ve ihsanına dalmamış hiçbir mahluk yoktur. Fakat dünya ve âhiretin mutluluğunu gerektiren özel rahmet ise herkese verilmez. Bundan dolayı Yüce Allah, bu özel rahmeti hakkında şöyle buyurmaktadır:“Ben onu” küçüğü ile büyüğü ile günahlardan “sakınanlara”, farz olan “zekâtı” hak sahiplerine “verenlere, bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”
157. Allah’ın âyetlerinin anlamlarını bilmek ve gereklerince amel etmek de o ayetlere iman etmenin tamamlayıcı bir unsurudur. İşte dinin aslında ve fürunda, zahiren ve batinen peygambere uymak da bunun bir parçasıdır. İşte bu nedenle devamla şöyle buyrulmaktadır:“Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de” sıfatı ve ismi ile “yazılı buldukları, ümmi peygamber olan o Rasûle tabi olurlar.” Buradaki “ümmi” kaydı ile diğer peygamberlerden çok özellikle Allah Rasulü vurgulanmış olmaktadır. Çünkü bundan kasıt, Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed’dir. Bu buyrukların akışı, İsrailoğullarının durumları hakkındadır. O nedenle bu, onların imana girmeleri için Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelrinin şart olduğunu, ona iman edip tabi olan kimselerin de Allah’ın, rahmetini kendileri için yazmış olduğu mutlak rahmete ehil kimseler olduklarını anlatmaktadır. Peygamber’in “ümmi” olmakla nitelendirilmesi de okuma yazma vasfı bulunmayan ve Kur’an-ı Kerim’den önce herhangi bir kitaba sahip olmayan ümmi ümmet olan Araplardan olması dolayısı iledir. İşte onlar, bu peygamberin niteliklerini yanlarındaki Tevrat ve İncil’de bulmaktadırlar ki bu niteliklerin en önemlisi ve en büyüğü ise onun davet ettiği ve yasakladığı şeylerdir. Bu peygamber “onlara iyiliği” yani güzel, faydalı ve doğru olarak bilinen her bir şeyi “emreder, onları kötülüklerden” Akıl ve fıtrat itibari ile çirkin olduğu bilinen şeylerden “alıkoyar.” Buna göre onlara namaz kılmayı, zekât vermeyi, oruç tutmayı, haccetmeyi, akrabalık bağlarını gözetmeyi, anne-babaya ve komşulara iyilik etmeyi, kölelere güzel muamele etmeyi, diğer insanlara karşılıksız olarak faydalı olmayı, doğru ve samimi olmayı, iffetli olmayı, iyiliği, içtenlikle öğüt vermeyi vb. iyi şeyleri emreder. Allah’a ortak koşmayı, haksız yere adam öldürmeyi, zinayı, aklı sarhoş eden her bir şeyi içmeyi, yaratılmışlara zulmetmeyi, yalanı, hayasızlığı, günahkârlığı vb. kötülükleri de yasaklar. Onun Allah’ın peygamberi olduğunun en büyük delili, kendisine davet ettiği, yerine getirilmesini emrettiği, yasak kılındığını belirttiği, helâl ve haram olduğunu bildirdiği şeylerdir. Çünkü o peygamber “onlara” yiyecek, içecek, evlenme, söz ve davranışlardan “temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve murdar şeyleri de haram kılar, üzerlerindeki ağır yükü ve zincirleri indirir.” Onun nitelikleri arasında getirdiği dinin, kolay ve müsamahakar olması da vardır. Onda ağır bir mükellefiyet, insanların zorlanacakları yükümlülükler, altından kalkılamayacak sorumluluklar yoktur. “Ona iman edenler, onu destekleyip yüceltenler” onu tazim edenler “ona yardım edenler ve onun beraberinde indirilen nura” yani şüphe ve bilgisizlik karanlıklarında ışığı ile aydınlanılan ve görüşler birbiri ile çeliştiğinde kendisine uyularak doğru yola ulaşılan Kur’an’a “tâbi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Dünya ve âhiret hayrını elde eden, her ikisindeki kötülüklerden de kurtulan kimselerdir. Çünkü bunlar kurtuluşun en büyük ve önemli sebeplerini gerçekleştirmiş kimselerdir. Bu ümmi peygambere iman etmeyip onu gereği gibi yüceltmeyen, ona yardım etmeyen, onunla birlikte indirilen nura uymayan kimseler ise hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
158. Yüce Allah Tevrat’a [ve İncil’e] inanan İsrailoğulları’nı Peygamber’e uymaya davet ettikten sonra herhangi bir kimsenin bu davetin, yalnızca İsrailoğulları’na has olduğu kanaatine sahip olması ihtimaline karşı bu davetin umumi olduğunu ifade etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben göklerin ve yerin egemenliği kendisinin olan” onlarda hem kevnî ahkamı, mutlak egemenliğinin tecellisi ve tedbirleri ile hem de dinî ve şer’î hükümleri ile -ki sizi Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna çağıran, Allah’tan ve O’nun lütuf ve ihsan yurdundan uzaklaştıran her şeyden de sakındıran yüce bir peygamber göndermesi de bunlardan biridir- istediği gibi tasarrufta bulunan; “kendisinden başka hiçbir (hak) ilah” hak mabud “bulunmayan,” hiçbir ortağı söz konusu olmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesi gereken ve O’na ibadetin şekli ancak gönderdiği peygamberler yolu ile bilinen; “dirilten ve öldüren” ilâhi tedbirleri arasında hiçbir kimsenin kendisine ortak bulunmadığı öldürme ve diriltme fiilleri de bulunan -ki Yüce Allah ölümü, insan için bir köprü ve geçit kılmıştır. İnsan bu köprüden ebedilik yurduna geçer. Buna iman eden bir kimse de kat’i olarak Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i de tasdik eder- “Allah’ın sizin hepinize” Arabınıza, Arab olmayanınıza, aranızda Kitap Ehli olanlara da olmayanlara da “gönderdiği peygamberiyim.”“O halde hem Allah’a hem de O’na ve O’nun sözlerine iman eden ve ümmi bir peygamber olan Rasûlü’ne iman edin.” Kalbin ve azaların amellerini içeren bir iman ile kalpten inanın. İşte akîdesi ile amelleri ile dosdoğru yol üzerinde bulunan bu peygambere iman edin “ve ona uyun ki” dünyevî ve dinî menfaatleriniz hakkında “doğru yolu bulasınız.” Çünkü sizler, ona uymayacak olursanız haktan alabildiğine uzak düşüp sapıtırsınız.
159. “Mûsâ’nın kavminden de hakka yönlendiren ve o hak gereğince adaletle hükmeden” insanlara hakkı öğreten, bu doğrultuda fetva verip aralarındaki meselelerde hükmeden, o hak gereğince adaleti sağlayan “bir topluluk” bir kesim, bir cemaat “vardır.” Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ve onlardan sabrettikleri zaman bizim emrimizle hidâyete erdiren önderler kıldık. Onlar âyetlerimize kesinkes inanıyorlardı.”(es-Secde, 32/24) Bu da Mûsâ’nın ümmetinin faziletini ve Yüce Allah’ın onlar arasından emri ile hidâyete ileten hidâyet önderleri var ettiğini göstermektedir. Bu âyet-i kerime ile bir bakıma daha önce sözü edilen gruplardan farklı bir kesimin varlığına işaret edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bundan önce İsrailoğullarının kemale aykırı, hidâyet ile çelişen birtakım kusurlarını söz konusu etmişti. Belki bazı kimseler bu kusurların, onların hepsinin genel bir özelliği olduğu vehmine kapılabilirdi. Bu yüzden Yüce Allah, burada aralarından dosdoğru yolda yürüyen, hidâyet üzere bulunan ve hidâyete ileten bir kesimin bulunduğunu söz konusu etmektedir.
160. “Biz onları (Yakub’un) oğulları (sayısınca)” Birbiri ile tanışan, birbiri ile kaynaşan ve her biri Yakub’un oğullarından birinin soyundan gelen “on iki kabileye ayırdık.”“Kavmi ondan su istediği zaman” Kavmi ondan Yüce Allah’a, hem kendilerinin hem de davarlarının içecekleri bir su ihsan etmesi için Allah’a dua etmesini istediler. Çünkü -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- suyu az olan bir yerde bulunuyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya ilettikleri taleplerini kabul ederek “Mûsâ’ya: Asanla taşa vur, diye vahyettik.” Bunun belli bir taş olma ihtimali olduğu gibi herhangi bir taş anlamında cins ismi olma ihtimali de vardır. O da asasını taşa vurunca “ondan on iki pınar fışkırdı. Her bir insan topluluğu kendi su alacakları yeri bilmekteydi.” Yani bu kabilelerden her bir kabileye bu su yerini belirleyip paylaştırdı. Onların her birisine hususi bir pınar ayırdı. Onların her biri de bunu belledi, böylelikle yorulmaktan ve izdihamdan yana rahata kavuştular. Bu da Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetinin mükemmelliğini göstermektedir. “Onları üzerlerinden bulutla gölgelendirdik.” Bu bulut güneş sıcağına karşı onları koruyordu. “Onlara menn” yani kudret helvası “ve selva” yani eti en lezzetli ve en güzel kuş türlerinden bir kuş olan bıldırcın “indirdik” Böylelikle Yüce Allah onları hem gölgelendirmiş oldu, hem içecek ihtiyaçlarını karşıladı, hem de et ve tatlı türünden güzel yiyecekler verdi. Bunları da huzur içinde ve rahatça elde ediyorlardı. Onlara:“Size verdiğimiz temiz ve hoş rızıktan yiyin” dendi. Ancak “onlar” Allah’a şükretmeyerek, Allah’ın kendilerine farz kıldığı görevleri yerine getirmemek sureti ile “bize zulmetmediler; fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Çünkü bu suretle kendilerini her türlü hayırdan mahrum edip kötülük ve intikama maruz bıraktılar. Bunlar, onların Tih’te kaldıkları zaman zarfında olmuş şeylerdi.
161. “Bir zaman onlara: Şu şehire yerleşin.” Yani Îlîya (Kudüs’e) sizin için bir vatan ve bir mesken olmak üzere girin. “Orada dilediğiniz yerden yeyin.” Yani orası ağaçları çok, mahsulleri oldukça bol, geçimi rahat bir şehirdi. Bu yüzden Yüce Allah diledikleri yerden yemelerini emretti. Kapıdan girdikleri vakit de “Hıtta!” Yani günahlarımızı dök ve bizi affet! “deyin” diye emir verdi. “ve kapısından da secde ederek” Rabbinize tevazu ile eğilerek, O’nun izzeti önünde boyun bükerek, nimetlerine şükrederek “girin!” Yüce Allah böylelikle onlara itaatle boyun eğmeyi ve Allah’tan mağfiret dilemeyi emretti, böyle yaptıkları takdirde de günahlarının bağışlanacağını, dünyada da âhirette de onları mükâfatlandıracağını belirterek şöyle buyurdu: “ki günahlarınızı bağışlayalım. Biz ihsan sahiplerine daha da artıracağız.” Dünya ve âhiret hayırlarından daha fazlasını vereceğiz. Ancak onlar bu ilâhi emre uymadılar, aksine muhalefet ettiler.
162. “Fakat içlerinden o zulmedenler” Allah’a isyan edip emrini önemsemeyenler “kendilerine söyleneni başka bir sözle değiştirdiler.” Mağfiret dileyip “Hıtta!” demek yerine “hınta/buğday içerisinde bir habbe/tane”, diye (ses benzerliği verecek şekilde) söylediler. Söylenmesi kolay olduğu halde sözde değişiklik yapanlar, emrolundukları fiilde elbette ki değişiklik yaparlar. Bundan dolayı (secde etmek yerine) kıçları üzerinde sürünerek girdiler. “Biz de zulümlerinden dolayı üzerlerine gökten bir azab indirdik.” Allah’ın emrine muhalefet edip ona isyan etmeleri üzerine onlara çetin bir azap gönderdik. Bu azap ya taundur ya da ondan başka semavî cezalardan bir cezadır. Ancak onları cezalandırmakla Allah onlara zulmetmedi. Çünkü onların bu yaptıkları “zulümlerinden dolayı” olmuştu.
163. “Onlara” yani İsrailoğulları’na “deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu sor!” Yani deniz kıyısındaki haddi aşan ve Allah’ın kendilerini cezalandırdığı o kasabanın halini sor. “Hani onlar cumartesi gününde haddi aşıyorlardı.” Yüce Allah ise bu günü tazim etmelerini, ona gereken saygıyı göstermelerini ve o günde avlanmamalarını emretmişti. Allah onları bu şekilde sınayıp imtihan etti. “Zira tatil yaptıkları (Cumartesi) günlerinde balıkları akın akın” suyun yüzeyine çıkmış halde ve çok miktarda “onlara geliyor, tatil yapmadıkları” yani Cumartesi gününün geçmesinden sonraki “(diğer) günlerde ise gelmiyordu.” Yani balıklar denizin derinliklerine gidiyor ve balık diye birşey görmüyorlardı. “İşte biz itaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece imtihan ediyorduk.” Onların itaatten çıkışları (fasıklıkları), Allah’ın kendilerini imtihan etmelerine sebep olmuş, böyle bir sınamayla karşı karşıya gelmelerini gerektirmişti. Yoksa onlar fasıklık etmemiş olsalardı Allah, onları afiyette kılar, belaya ve kötülüğe maruz bırakmazdı. Onlar avlanmak için hileye başvurdular. Şöyle ki balıklar için çukurlar kazıp oraya ağlarını gerdiler. Cumartesi günü olunca balıklar bu çukurlara düşüyor ve ağlara takılıyordu. Ancak onlar o gün bu balıkları almıyor, pazar günü oldu mu alıyorlardı. Bu iş aralarında çoğalıp yaygınlaşınca üç gruba ayrıldılar: Onların büyük bir bölümü haddi aştı ve yasağı çiğneme cüretini gösterdi. Üstelik bunu açıktan açığa yaptı. Bir bölümü onlara bu işten vazgeçmelerini söylediler ve onların yaptıklarını açıkça reddettiler. Bir diğer kesim ise (bu yasağı çiğnememekle birlikte) ikinci grubun haddi aşanlara karşı çıkışı ve vazgeçmeleri yönündeki uyarıyı yeterli buldular.
164. “Hani içlerinden bir topluluk” Yani zikri geçen son grup “Allah’ın kendilerini helak edeceği veya onlara çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?” demişti” Onlar bu sözleri ile şunu demek istiyorlardı: “Allah’ın yasak kıldığı haramları çiğneyen ve verilen öğütlere kulak asmayan, aksine haddi aşmaya ve azgınlığa devam eden kimselere öğüt vermenin faydası yoktur. Böylelerini Yüce Allah ya helak edecek yahut da çetin bir azab ile mutlaka cezalandıracaktır.” Ancak öğüt verenler şöyle dediler: Bizim öğüt verip onları bu işten alıkoymak isteyişimiz “Rabbinize karşı bir mazeret olsun” bu hususta mazur görülelim “ve belki onlar da sakınırlar diye”dir. Yani olur ki işlemekte oldukları bu masiyetleri terk ederler. Biz onların hidâyet bulacaklarından ümid kesmiyoruz. Belki verilen öğüt başarıya ulaşır ve bu kınayışımızın üzerlerinde etkisi görülür. İşte kötülüğe karşı çıkmanın en büyük maksadı budur: Allah’a karşı bir mazeret teşkil etmesi, kendilerine emir verilen ve kötülüklerden vazgeçmeleri istenen kimselere karşı da delilin ortaya konması, bir de Allah’ın o kimselere hidâyet vermesinin, böylece bu emir ve alıkoyma gereğince amelde bulunmalarının ümit edilmesi.
165. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca” kendilerine yapılan uyarıları göz ardı edip azgınlıklarını ve haddi aşmalarını sürdürünce “Biz, kötülükten alıkoyanları kurtardık” Allah’ın, kulları hakkında uygulayageldiği sünneti/kanunu budur. Ceza geldi mi iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar o cezadan kurtulurlar. “Zulmedenleri” Cumartesi gününde haddi aşanları “itaatten çıktıklarından dolayı şiddetli bir azapla yakaladık.” Öğüt veren gruba: “Allah’ın kendilerini helak edeceği... bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?” diyen kesime gelince, müfessirler bunların kurtulmaları ya da helak edilmeleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak anlaşılan o ki onlar da kurtulanlar arasındadır. Çünkü Yüce Allah özellikle zalimleri helak etmiştir. Bunların ise zalimlerden olduğuna dair bir şey zikretmemiştir. Bu da cezanın özel olarak Cumartesi gününde haddi aşanlara has olduğuna delildir. Diğer taraftan iyiliği emredip kötülükten alıkoymak farz-ı kifayedir. Bir bölüm bu işi yerine getirdi mi diğerlerinden düşer. Bu yüzden onlar diğerlerinin bu kötülüğe karşı tepki göstermeleri ile yetinmişlerdi. Ayrıca o kötülüğü işleyenlere:“Allah’ın kendilerini helak edeceği veya onlara çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?” sözleri ile tepkilerini de dile getirmişler ve onlara olan öfkelerini açığa vurmuşlardı. Bu da onların, bu yasağı çiğneyenlerin yaptıklarını hiçbir şekilde hoş karşılamadıklarını göstermekte ve Yüce Allah’ın bu yasağı çiğneyenleri en ağır bir şekilde cezalandıracağını ifade ettiklerini göstermektedir.
166. “Böylece onlar kibirlenip kendilerine yasak kılınanları yapmakta ısrar edince” kalpleri yumuşamak yerine katılaşıp ögüt almaz hale gelince “onlara” kevni/kaderi bir emir olarak “Aşağılık maymunlar olun!, dedik.” Böylece Allah’ın dilemesi ile maymun oluverdiler. Allah da onları rahmetinden uzaklaştırdı. Daha sonra Yüce Allah onlardan geriye kalanlar üzerine zillet ve horluk damgasının vurulmuş olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
167. “O vakit Rabbin, Kıyamet gününe kadar kendilerine kesinlikle en kötü azabı tattıracak” onları hakir ve zelil düşürecek “kimseleri onların üzerine göndereceğini bildirdi” bunu ilan etti, açık açık haber verdi. “Şüphe yok ki Rabbin” kendisine karşı isyan edenlere “cezayı çabucak verendir.” O kadar ki onu dünyada dahi cezalandırır “ve şüphesiz O,” tevbe edip kendisine dönenlere “Ğafurdur, Rahimdir.” Günahları bağışlar, kusurları örter ve böyle bir kimsenin itatlerini kabul etmek, çeşitli şekillerde de onu mükâfaatlandırmak sureti ile ona merhamet buyurur. Yüce Allah yaptığı bu tehdidi yerine getirmiştir. Onlar, sürekli olarak başkalarının yönetimi altında, zillet ve horluk içinde olmaya devam etmektedirler. Hiçbir zaman bir sancakları yükselmez ve hiçbir zaman bayrakları zafer yüzü görmez.
168. “Onları topluluklar halinde yeryüzünde dağıttık.” Önceleri bir arada ve toplu bir halde bulunuyorlarken onları dağıtıp yeryüzüne saçtık. “Onların içinde” Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getiren “salihler olduğu gibi bundan aşağıda olanlar” Salihlik mertebesinden daha aşağıda, ya orta halli yahut da kendilerine zulmeden kimseler de “vardı.” “Belki” sürdürmekte oldukları aşağılık hallerinden “dönerler” ve asıl yaratılış sebepleri olan hidâyete yönelirler “diye de onları hem iyiliklerle” bolluk ve rahatlıkla “hem de kötülüklerle” zorluklarla âdetimiz ve kanunumuz üzere “imtihan ettik.” Fakat onlar hâlâ daha kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de orta halli olarak devam etmektedirler.
169. “Onların ardından” kötülükleri daha da ileri olan “kötü bir nesil gelip” onlardan sonra “Kitab’a mirasçı oldu.” Kitaba dair hususlarda onlara başvurulur oldu, onlar da hevalarına göre davranmaya koyuldular. Haksız yere fetva ve hüküm versinler diye onlara çok mallar verilmeye başlandı. Böylece rüşvet aralarında alabildiğine yaygınlaştı. “Bu değersiz (dünyanın) malını alıyorlar ve” yaptıklarının bir günah olduğunu, kendilerinin de zalim olduğunu itiraf ederek:“Biz (nasılsa) bağışlanırız, diyorlardı.” Ancak bu sözün gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bu, gerçek anlamı ile bir istiğfar ve bağışlanma dileği değildir. Bunun bir gerçekliği olsaydı yaptıklarına pişman olurlar ve bir daha o yaptıklarına dönmemeye karar verirlerdi. Fakat onlar, bir başka mal ve bir rüşvetle karşılaşacak olurlarsa hemen onu da alıverirlerdi. Böylelikle Allah’ın âyetlerini az bir bedele satıyorlar ve daha hayırlı olan karşılığında daha aşağılık olanı alıyorlardı. Yüce Allah yaptıklarını reddetmek ve cüretkârlıklarını açıklamak sadedinde şöyle buyurmaktadır:“Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmamış mıydı?” O halde ne diye onun hakkında hevalarına uyarak ve göz diktikleri menfaatlere meylederek gerçek olmayan şeyleri söylemektedirler? “Üstelik onda olanları da okumuşlardı!” Öyleyse bu hususta içinden çıkılamayacak bir durum yoktu. Aksine yaptıklarını kasten yapıyorlardı ve suçları bile bile işliyorlardı. Bu ise günahın daha büyük, kınamanın daha ağır, cezanın da daha vahim olmasına sebeptir. Bu tutumları, dünya hayatını âhirete tercih etmeye meyyal akıllarının eksikliği ve görüşlerinin isabetsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki ahiret yurdu” Allah’ın indirdiğinden başkası ile hüküm verme karşılığında Allah’ın kendilerine haram kıldığı şeyleri yemekten ve verilen rüşveti almaktan, bunların dışında kalan çeşitli haramlardan “sakınanlar için daha hayırlıdır.”“Hâlâ akletmeyecek misiniz?” Sizin tercih edilmesi gereken şeyler ile edilmemesi gereken şeyler arasında, uğrunda çalışılması daha uygun ve başkasına göre öncelikli olan şeylerle böyle olmayanlar arasında mukayese yapacak akıllarınız yok mu? Çünkü aklın özelliği akıbete bakmak, sonu göz önünde bulundurmaktır. Bu durumda az miktarda ve geçici, buna karşılık kalıcı nimetlerin elden çıkmasına sebep olan dünyalığa bakan ve ona göz diken bir kimsenin aklı ve sağlıklı bir görüşü olduğundan söz edilebilir mi? Gerçek akıllılar, şanı Yüce Allah’ın şu buyruğu ile nitelendirdiği kimselerdir:
170. “Kitab’a sımsıkı sarılanlar” yani ilim ve amel yönünden ona sıkı sıkıya yapışanlar, ilimlerin en şereflisi olan, o Kitab’daki hüküm ve haberleri bilenler, göz aydınlığı, kalp sevinci, ruh neşvesi ve dünya ile âhiretin salahına kaynaklık eden emirler gereğince de amel edenler... Zahiri/dışı ve batını/içi itibariyle namazı dosdoğru kılmak, sıkı sıkıya sarılınması gereken emirler arasında olduğundan dolayı Allah, fazileti, şerefi ve imanın ölçüsü olması nedeniyle özellikle namazı zikretmektedir. Namazın dosdoğru kılınması, diğer ibadetlerin de gereği gibi yapılmasını sağlar. İşte böylelerinin bütün işleri ıslah olduğundan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz Biz ıslah edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz” söz, davranış ve niyetlerinde hem kendileri hem de başkaları için ıslaha çalışanların mükâfatını boşa çıkarmayız, buyurmaktadır. Bu âyet-i kerime ve benzerleri, Yüce Allah’ın peygamberleri fesat ile değil salah ile zararlı şeylerle değil faydalı şeylerle gönderdiğinin, yine bu peygamberlerin, her iki yurdu yani dünya ve âhireti de ıslah etmek maksadıyla gönderildiğinin delilidir. Bir kimse ıslaha ne kadar yakın ise onların izinden gitmeye de o kadar yakındır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
171. Tevrat’ın içindeki hükümleri kabul etmeye yanaşmamaları üzerine Allah, onları gereğince amel etmeye mecbur edip dağı başlarının üzerine kaldırmıştı. Dağ, üstlerinde “bir gölgelik gibi” olunca da “başlarına düşecek sanmışlardı.” Bu sırada onlara: “Size verdiğimizi kuvvetle” ciddiyet ve gayretle “tutun ve onda olanı” inceleyerek, araştırarak ve gereğince amel ederek “düşünün ki” bu sayede “sakınasınız” denmişti.